|
EĞİTSEL İLETİŞİM GİRİŞ: Avrupa’da sanayi yöneticileri arasında yapılan bir ankette, modern iş hayatında gençlerden ne gibi nitelikler istendiği sorululduğunda, gençlerin özellikle şu 5 alanda yeteneklerini geliştirmesi gerektiği ortaya çıkmıştır: 1. İletişim Yeteneğinin geliştirilmesi2. Ekip halinde çalışma yeteneğinin geliştirilmesi3. Karşılaşılan sorunları çözme yeteneğinin geliştirilmesi4. Öğrenmeyi öğrenme yeteneğinin geliştirilmesi5. Yabancı dil Yukarıda sayılan 5 alanda kendisini yetiştiren birey, yanlız iş hayatında mı başarılı olur? Elbette hayır… Yukarıda bireyin kendisini yetiştirmesi ile ilgili sayılan yeteneklerin, yabancı dil dışında, diğerlerinin bütününde sağ beynin eğitimlerini içerdiği söylenebilir. Bir diğer anlatımla bunların bütününün duygusal zeka ile alakalı olduğu da söylenebilir. Baltaş; “Şirketlerin, zihinsel kapasiteleri yüksek, bilgi ve becerisi üst düzeyde bazı çalışanlarından bekledikleri verimi alamadıklarını, yönetim literatürüne giren ve psikologların bize bir armağanı olan “duygusal zeka” kavramının başarısızlıkları açıkladığını ve duygusal zekanın, “olgun insan” kavramı içerisinde anlatılan sınırların nisbeten daha belirli olarak çizilmesine imkan sağladığını” ifade ederek yukarıda sayılan beklentilerin önemini vurgulamaktadır. Dört alanda kendisini geliştirmiş birey; aile, komşu, iş yeri vs. ekiplerinde, çocukları, eşi, komşuları, çalışma arkadaşları vs ile olan sorunlarında ve öğrenen birey olarak sürekli kendini yenilediğinde, verimli bir insan olacağından, kuracağı etkili iletişimle, her yerde kendisini hissettirecektir. İletişim yeteneğinin bile, başlı başına geliştirilmesi, diğer sayılan alanların da gelişmesine neden olacaktır. Yaptığımız bu çalışmada iletişimin eğitsel yanı incelenirken, öğretiler, gerçek yaşantının bir parçası ve yaşamımızın her anında uygulanabilecek örneklerle zenginleştirilmeye çalışılmıştır. A. SORUN KİM? İnsanoğlu her hangi bir “şey”le karşılaştığında, şeyle iletişim kurmasının yanısıra şeyi paylaştığı diğer bireylerle de sürekli etkileşim halindedir. Etkileşim ve paylaşım ise bireyler arası sorunlar oluşturabilmektedir. Sorunun belirlenmesi ve adının konulması, çözümün birinci basamağında yer almaktadır. Örneğin; öğretmen-öğrenci ilişkilerinde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan sorunların, öğretmenler tarafından tanınıp üstesinden gelinmesi, “sorun-yok” bölgesini oluşturacak ve öğrenci sessiz ve mutlu çalışırken öğretmen de verdiği eğitimden memnun olacaktır. Dökmen’in sözünü ettiği “Ben, Şey ve Öteki” bağlamında soruna bakıldığında bireyler daha objektif olarak sorunun adını koyabilirler. Dökmen ilişkileri (iletişimi) -kaynak, kanal ve hedef- her birinin etkilediğini vurgulamaktadır. Örneğin; “Dondurma yemek için ağlayan çocukta; yemesine karşı çıkan annenin ve dondurmayı yemek isteyen çocuğun payları olduğu kadar hiç mi dondurmanın payı yoktur.”demekte “Çocuk hiç kıymalı pırasa için ağlar mı?…” diyerek anlatımanı sonuçlandırmaktadır. ¨ Ben (çocuk) Þ Şey (dondurma) Þ Öteki (anne) Sınıf ortamında ise; öğretmen tarafından bakıldığında, Ben (öğretmen) Þ Şey (eğitsel donanım) Þ Öteki (öğrenci) olarak adlandırılabilir. Bu ortamı dikdörtgen şeklinde gösterecek olursak, bu dikdörtgeni üç bölüme ayırabiliriz. (***) Öğrencinin Sorunu (**) Sorun-Yok (*) Öğretmenin Sorunu | Dikdörtgenin alt bölgesindeki kabul edilemez alanı ele alalım. Bu alan öğretmenin gereksinimlerine yanıt vermeyen davranışları içeren bölgedir. Bu davranışlar öğretmende sorun oluşturur. Öğretme ve öğretmenin tekrar başlayabilmesi için bu tür sorunların her birinin oluştuğu anda öğretmen tarafından çözülmesi gerekir. Eğer öğrencinin davranışı “çizginin altında” (kabul edilemeyen davranışlar alanında) ise öğretmenin bir sorunu var demektir. Bu sorun “ona aittir.”Bu ait olma kavramı etkili bir öğretmen-öğrenci ilişkisi için yaşamsaldır. Şekildeki (*) işaret, sıra üzerine baş harflerini kazıyan öğrencinin davranışını simgeler ve kabul edilemez alandır, çünkü öğretmene bir sorun yaratmıştır. Bu sorun “öğretmenindir.” Şimdi tümüyle değişik bir sorun görelim. Bir öğrenci öğretmenine, annesi arkadaşlarıyla birlikte şehir dışına gitmesine izin vermediği için düş kırıklığına uğradığını (***) ve bu nedenle kızgın olduğunu söylemiştir. Bu öğrenci öğretmeniyle olan ilişkisinden kaynaklanmayan, kendi yaşamıyla ilgili bir sorunla karşı karşıyadır. Öğrencinin hayal kırıklığı öğretmeni kesinlikle ve hiçbir şekilde etkilemez. Öğrenci söylemeseydi öğretmenin bu sorundan haberi bile olmayacaktır. Bu yanlızca onu etkiler ve “sorun öğrencinin”dir. Bu yüzden öğrencinin bu davranışı dikdörtgenin, öğrenci sorunu bölümü olan üst bölgeye yerleştirilir. Öğretmen ve öğrenciye sorun yaratmayan davranışlar ne olacak? Böyle davranışlar ilişkiyi bozmaz. Şekilde gösterilen Sorun-yok alanı bu tip sorunsuz durumlar içindir. Sınıfın bir köşesinde sessizce matemetik problemi çözmekte olan öğrencinin davranışı dikdörtgenin sorun-yok bölgesinde yer almaktadır (**). Öğrenci kendi gereksinimlerini karşılamaktadır ve bu davranışı yine kendi gereksinimlerini karşılayan öğretmeninkiyle hiçbir şekilde ilgili değildir. Hiç kimsenin sorunu yoktur. B. SORUNUN KİM OLDUĞU NEDEN ÖNEMLİDİR? Orman içerisinde yanlış tutulan yolun, bireyleri kaybolmaktan kurtarmaktan daha çok, bireyleri çıkmaza götüreceği gibi, sorunun ne olduğu ve kimden kaynaklandığı, bütünsel resim içerisinde görülemez ve objektif olarak tanımlanamazsa sorun daha da belirgenleşecek ve katlanarak büyüyecektir. İyi ilişkilerin en önemli engellerinden biri, sorunun kimin olduğunun anlaşılamamasıdır. Öğretmenlerin, kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen, yalnızca öğrencilere ait özel sorunlarla kendilerini doğrudan ilgilendiren öğrenci sorunlarını birbirinden kesinlikle ayırabilmeleri yaşamsal önem taşır. Öğretmenin sorun kendisinde ya da öğrencideyken davranışı değişik olmalıdır. Bu nedenle, ait olma tanımlaması çok önemlidir. Öğrenciye ait sorunlarla, öğretmene ait sorunlar arasındaki ayırım, somut etki ile belirlenir. Öğretmenler kendi sorunlarını öğrencinin sorunlarından ayırabilmek için, kendilerine şu soruları sormalıdırlar: “Bu davranış benim üzerimde gerçek, somut bir etki yaratıyor mu? Olumsuz etkilendiğim için mi bu davranışı kabul edemiyorum?Yoksa yalnızca öğrencimin değişik davranmasını, benim düşündüğüm şekilde hissetmesini istediğim için mi kabul edemiyorum?” Bu son soruya yanıt “evet” ise, sorun öğrencinindir. Eğer bir önceki yanıt “evet” ise, öğretmenin bu konuda kesinlikle sorunu vardır. C. SORUN-YOK ALANI NEDEN ÖNEMLİDİR? “Amacımız üzüm yemek, bağcıyla uğraşmak değildir…” atasözü sorun-yok alanını önemini vurguladığını zannediyorum. Sorun-yok alanına, öğretme- öğrenme alanıda denebilir. Ben ve öteki ortak amaçları olan öğretme ve öğrenme alanında birbirlerinin sorunlarının çözülmesine yardımcı olur ve birbirlerinin sorunlarına saygı duyarlarsa, üzüm yerler bağcıyla uğraşmazlar Öğrencilerin okuldan kaynaklanan yada kaynaklanmayan bir çok sorunları vardır ve bu sorunlarla başetmeye çalışırken; pek çoğuyla da başa çıkabilir. Ancak bazı sorunlarını, onları çözmede üzerlerine düşen görevi öğrenmek ve konu ile ilgili düşünmek için geçici olarak askıya alabilir. Bu çok önemli bir yetenektir. Bu yeteneği geliştirmek eğitimin de temel amaçları arasında sayılabilir. Çünkü eğitim, bireyleri, aynı zamanda gerçek hayata da hazırlamaktadır. Windows95 programında, kullanıcıların, aynı zamanda bir çok dosyayı açmak gibi bir hakları var iken, sadece bir tanesi üzerinde aktif olarak işlem yapabilmektedirler. Öğretmen ve öğrenci sorunlarını aktif hale getirmek yerini öğretme ve öğrenme alanını aktif hale getirmelidir. Çünkü, Öğretme- öğrenme yalnız, ilişkinin sorun-yok bölgesinde etkili olabilir. Bir öğrencinin, arkadaşlarının gözündeki algılanması, verimliliği üzerinde derin tesirler oluşturmaktadır. Aptal, tembel, akılsız gibi kalıcı karaktere atfedilen olumsuz yargılar sınıf ortamında varsa öğrencinin kendini derslerine vermesi çok zor olacaktır. Aynı zamanda kuralları çiğneyen öğrencinin davranışı kabul çizgisinin altına geçiyorsa, bu kez öğretmenin öğretmeye yoğunlaşması zorlaşacaktır. En iyi durumda bile sınıf ortamı dikdörtgenin her iki ucunda da sorunlar olacaktır ve bunu sıfırlamanın imkansız olduğu söylenebilir. Kendilerine düşen alanlardaki sorunları alabildiğine minimuma indirme çalışmaları, öğretmen ve öğrenciye düşen görevlerin en önemlileri arasanda geldiği düşünülebilir. Öğretmen ne kadar başarılı olursa olsun, öğrencilerin çözülmemiş, belki de çözülmeyecek sorunları her zaman olacaktır. Öğrenciler her zaman öğretmenlerin gereksinimleri ile çelişen davranışlar sergileyecekler ve bu nedenle, bazı sorunlar öğretmenin sorunları alanında kalacaktır. Etkili bir öğretme-öğrenme alanı olarak tanımlanan bölgeyi genişletecektir. D. ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ ARASINDAKİ İLİŞKİ Aşağıda öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişki olarak ifade edilen beş değer; karı koca, ana-baba çocuk, ast üst gibi bütün ilişkilerin de temelini oluşturması gerektiği söylenebilir. Öğrenci ve öğretmen arasındaki ilişki, 1. Açıklık2. Önemsemek3. Birbirinin gereksinimlerini duymak4. Birbirlerinden ayrı olmak5. Gereksinimlerini karşılıklı olarak giderebilmek özelliklerini içerirse, iyi bir öğretmen-öğrenci ilişkisi kurulmuş demektir. Böyle olunca iki taraf da birbirlerine değer verdiklerini bilir, birbirlerinin bireyselliğine, yaratıcılığına ve gelişmesine olanak tanırlar. Birçok öğretmen bu özellikler için, “Hepsi güzel de, ben kendi sınıfımda bu tip bir ilişkiyi geliştirebilir miyim?” diyerek tepki göstermiştir. Yanıt ise içten bir EVET’tir. Her öğretmen gençlerle ilişkisini geliştirebilir. Böylece birbirlerine karşı daha açık olurlar, birbirlerini önemserler, birbirlerine gerekli olduğunu anlarlar, birbirlerinden ayrı birşeyler olarak davranabilirler ve ilişkileri daha doyurucu olur. E. SORUN ÖĞRENCİDEYKEN ÖĞRETMENLER (ANNE-BABALAR-ÜSTLER) YARDIM ETMEDE NEDEN BAŞARISIZ OLUR? Öğretmenlerin çoğu, sorunu olan öğrencilerin gönderdikleri küçük iletileri anlamada oldukça duyarlıdırlar. Bu tür iletilerin çoğunu anlarlar, ama sorun ortaya çıkınca onu anlamak yeterli değildir. Öğretmenler sorunlara nasıl etkili bir biçimde tepki göstereceklerini bilmediklerinden yardımcı olamazlar. İlk önce öğretmenlerin sorunu olan öğrencilerle tipik konuşma biçimleri gösterilecek, sonra da profesyonel danışmanlarca başarıyla kullanılan yeni konuşma yöntemleri üzerinde durulacaktır. Birçok öğretmen, öğrencilerine uygunsuz davranışlarından dolayı kabul edilemez olduğu iletisini verir; onun değişmesini, sanki sorunu yokmuş gibi davranmasını ve sorunu ne olursa olsun onu bir kenara bırakmasını ister. Öğretmenin bu yaklaşım diline “Kabul Etmeme Dili “ denebilir. Her ne kadar öğrenci öğretmene sorun çıkardığı zaman kabul etmeme dilini kullanmak doğru ise de, sorun öğrencideyken bu dili kullanmak ne uygun ne de yararlıdır. KABUL ETMEME DİLİ: İLETİŞİMİN 12 ENGELİ Öğretmenin gönderdiği binlerce kabul etmeme iletisi 12 kümede toplanabilir. Bunlar, öğrencinin öğrenmesini engelleyen sorunları çözmesinde gerekli olan iki yönlü iletişimi yavaşlatır, engeller ya da bütünüylü yok eder. Ödevini tamamlamakta zorluk çeken bir öğrenciyi ele alalım: Sorunu olduğunu şu yada bu şekilde dile getirecektir. Çünkü bu onu gerçekten rahatsız etmektedir. Aşağıda kabul etmeme dilini ileten beş tipik öğretmen yanıtı veriyoruz. Bu beş tip yanıt bir yada birkaç çözüm öneriyor. 1. Emir vermek, Yönlendirmek: “Yakınmayı bırak da ödevini yap.”2. Uyarmak, Gözdağı Vermek: “Bu dersten iyi not almak istiyorsan biraz kıpırdan.”3. Ahlak Dersi Vermek: “Okula ders çalışmak için geliyorsun. Kişisel sorunlarını evde bırakmalısın.”4. Öğüt Vermek, Çözüm ve Öneri Getirmek: “Şimdi senin yapacağın şey, zamanını iyi planlamak. O zaman bütün ödevlerini bitirebilirsin.”5. Öğretmek, Nutuk Çekmek, Mantıklı Düşünceler Önermek: “Duruma bir bakalım. Ödevini tamamlamak için yalnızca 34 günün kaldığını hatırlarsan iyi olur.” Şimdi bundan sonraki üç kümeyi inceleyelim. Bunların hepsi; yargılayıcı, değerlendirici ve bastırıcıdır. Pek çok öğretmen, öğrencilerin yanlışlarının, yetersizliklerinin ve aptalca davranışlarının yüzlerine vurulmasının onlara yardımcı olacağına inanır ve bu amaçla aşağıdaki üç çeşit iletiyi kullanır: 6. Yargılamak, Eleştirmek, Suçlamak, Aynı Düşüncede Olmamak: “Sen tembelsin ya da işi ağırdan alıyorsun.”7. Ad Takmak, Alay Etmek: “İlkokul öğrencisi gibi davranıyorsun, lise öğrencisi gibi değilsin.”8. Yorumlamak, Analiz Etmek, Tanı Koymak: “Sen açıkça bu görevi yapmaktan kaçıyorsun.” Öğretmenin, öğrenciye iletmeye çalıştığı diğer iki tip ileti ise, öğrenciyi kendini daha iyi hissetmeye zorlamak, sorunu ortadan kaldırmak, giderek onun gerçek bir sorunu olduğunu bile yadsımaktır: 9. Övmek, Aynı Düşüncede Olmak, Olumlu Değerlendirme Yapmak: “Sen gerçekten çok yetenekli bir gençsin, eminim bunu yapmanın bir yolunu bulursun.”10. Güven Vermek, Desteklemek, Avutmak, Duygularını Paylaşmak: “Böyle hisseden tek kişi sen değilsin. Zor görevlerde ben de aynı şeyi hissederdim, ama işin içine girince o kadar zor olmadığını göreceksin.” Öğretmenler, soruların kişiyi savunmaya ittiğini bilmelerine karşın 11. Gruptaki engeli sık sık kullanırlar. Çocuğa yardım edip sorunu kendisine çözdürmek yerine, sorunu daha iyi anlamak ve kendi bulacakları en iyi çözümü öğrenciye kabul ettirmek için soru sorma yöntemine başvururlar. Oysa öğrenciler sorularını kendileri çözmelidir. 11. Soru Sormak, Sınamak, Sorguya Çekmek, Çapraz Sorgulamak: “Ödevin çok mu zor?”, “Bu ödevi ne kadar zamanda yaptın?”, “Yardım istemek için niye bu kadar bekledin?” Son bölümdekiler ise öğretmenin konuyu değiştirmek, öğrenciyi başka yöne çekmek ya da ilgilenmekten kaçınmak için kullandıkları iletilerdir. 12. Sözünden Dönmek, Oyalamak, Alay Etmek, Şakacı Davranmak, Konuyu Saptırmak: “Boşver daha zevkli şeylerden konuşalım”, “Şimdi zamanı değil”, “Dersimize dönelim”, “Galiba bu sabah birisi yatağının ters tarafından kalkmış.” Karşılaştığımız öğretmenlerin büyük çoğunluğu (bazı sınıflarda %90-95) öğrenci sorunlarına karşı, yukarıdaki 12 Engel’den biriyle karşılık verdiklerini söylemiştir. Anababalarda kendi çocuklarına karşı aynı davranışları gösterirler. Bunun nedeni çocuklarını etkili biçimde yanıtlamayı bilmedikleri ve kendi çocuklarında anababa ve öğretmenlerinin de onların sorunlarına aynı biçimde yaklaşmış olmalarıdır. ÜÇ YAYGIN YANLIŞ Her ne kadar öğretmenler, kabul etmeme dili kavramını (12 Engel) öğrencilerle kurdukları iletişim alışkanlıklarını çözümleme ve değiştirmede çok yararlı bir araç olarak görüyorlarsa da, şüphelerini üç temel soru üzerinde yoğunlaştırırlar: 1. Gerçekleri söylemenin, öğüt vermenin ve açıklamanın nesi yanlış? (Öğretmenin temel işlevi zaten bu değil mi?)2. Övmek ve olumlu değerlendirmek neden bir engel olarak kabul edilsin? (Bize övmenin iyi davranışları pekiştirdiği ve yüreklendirdiği öğretildi.)3. Soru sormak neden etkisiz kabul ediliyor? (Soru sormak, öğretmede kullandığımız en değerli yollardan biridir. Buna Sokrat Yöntemi ya da Sorgulama Yöntemi denildiğini biliyoruz.) Genelde öğretmenler bu soruları sorarken bir şeyi unutuyorlar. On iki engel öğrencinin, okulda ya da okul dışındaki yaşamında bir sorunla karşılaştığını gösteren iletilerine verilen etkisiz yanıtlara örnek olarak gösteriyoruz. Öğrencinin davranışı sorunsuz alanda ise (öğretme-öğrenme alanı) bu engeller daha da anlamsızlaşır, çünkü zaten öğretmen-öğrenci ilişkisinde sorun yoktur. Öğretme-öğrenme olayını örnek olarak alalım: Eğer öğrenci öğrenmeye hazırsa (sorun yok) ve öğretmen de öğretmeye hazırsa (sorun yok) öğretmen öğretecek, öğrencide öğrenecektir. Ancak, öğrencinin bir sorunu varsa böyle olmaz. O zaman çocuk bilgileri ya kabul etmeyecek ya da onlara direnç gösterecektir. Bu da öğrencinin sorunu çözme işlemini ciddi bir biçimde engelleyecektir. KABUL DİLİ NEDEN GÜÇLÜDÜR? 12 engel kabul etmeme dilidir, çünkü sorunlu olan kişiye, değişmesi gerektiğini, sorunlu olmanın kabul edilemeyeceğini ve sorunlu kişide bir sorun bulunduğunu iletir. Engellerden bazıları, kişinin sorununa aldırış bile edilmediği duygusunu verebilir. Bütün bu etkiler nedeniyle 12 engel, ilişkilere yardımda çok etkisizdir. Kabul dilinin etkisi nereden geliyor? Başkasına yardım etme isteğimizi ve onun sorununu kabul ettiğimizi nasıl iletmeliyiz? Sorunlu kişiye yararlı olacak neler söylemeliyiz? 12 engeli kullanmazsak, yerine ne kullanacağız? Bir kişi, başka birini içtenlikle kabul eder ve bunu iletebilirse o kişide yardım etme yeteneği var demektir. Başkalarını oldukları gibi kabul etmek, ilişkileri kuvvetlendirmede önemli bir etkendir. Böyle bir ilişkide diğer kişi büyüyebilir, gelişebilir, olumlu yönde değişebilir, sorunları çözmeyi öğrenebilir, psikolojik sağlığı düzelebilir, daha üretici, daha yaratıcı olabilir ve gizil gücünü tümüyle kullanabilir. Bu, yaşamın basit ama güzel çelişkilerinden biridir: Başkası tarafından, olduğu gibi içtenlikle kabul edildiğini anlayan bir kişi kendini özgür hisseder ve nasıl değişeceğini düşünmeye başlar. Nasıl büyüyeceğini, nasıl farklı olacağını, yapabileceğinden daha fazlasını nasıl yapabileceğini tasarlar. Kabul, küçücük tohumları bile en güzel çiçeğe dönüştürecek verimli bir toprak gibidir. Toprak yalnızca tohumun çiçeğe dönüşmesine yardımcı olur. Tohumu büyütür. Ama asıl iş tohumdadır. Genç insan da kendi organizmasında bir gelişme yeteneği taşır. Kabul, gencin gizil gücünün ortaya çıkmasına olanak sağlar. Bir kez daha yenileyelim: Konuşma doğru olursa iyileştirebilir ve yapıcı bir değişiklik sağlayabilir. Öğretmenlerin öğrencilerle konuşma biçimi, onların yapıcı mı yoksa yıkıcı mı olacaklarını belirler. Etkili bir öğretmen etkili bir danışman gibi, kabul ettiğini nasıl ileteceğini öğrenmeli ve bunun gerektirdiği “özel iletişim” becerilerini kazanmalıdır. Öğretmenler şunu sorarlar: “Benim gibi meslekten olmayan birisi, profesyonel bir danışmanın becerilerini öğrenebilir mi?” Buna on yıl önce hayır derdik. Ama şimdi biliyoruz ki, kişiyi iyi bir danışman yapan psikoloji bilgisi ya da zihinsel gizli gücü değildir. İnsanlarla yapıcı olarak konuşmasını öğrenmesidir. SORUNLU ÖĞRENCİLERE YARDIM ETMENİN ETKİLİ YOLLARI İnsanların karşısındakini yanlızca dinleyerek ona yardım edebileceğini anlamaları ve kabul etmeleri zordur. Oysa birçok kişi öğretmenler ve anababalar da, danışmanın temel görevinin, sorunlu kişiye bir şeyler söylemek, onunla konuşmak, ona iletiler göndermek, öneride bulunmak, olayları anlatmak, uyarmak, öğüt vermek, anlayış göstermek, çözümler önermek, sorular sormak, değerlendirmek ve yargılarda bulunmak olduğuna inanırlar. İnsanlar bir kişiye yardım etmenin yolunun hiçbir şey yapmaksızın yalnızca orada olmak olduğunu öğrenince şaşırır ve inanmazlar. Usta danışmanlar başarılarının temelini, kişiyi konuşmaya başlatmak ve onu dinleyerek “yolunu açmak” olduğunu söylerler. Aşağıda öğrencileri (insanları) dinlemenin ve böylece onların sorunlarına daha etkili biçimde yardımcı olmanın 4 farklı yolunu göreceksiniz. 1. Edilgin Dinleme (Sessizlik): Sessizce dinleme gerçekte kabul etmeyi gösterir. Sessizlik-Edilgin Dinleme-Öğrenciye gerçekten kabul edildiğini duyumsatan ve sizinle daha fazla paylaşması için onu yüreklendiren, çok güçlü bir sözsüz iletidir. Hep konuşan siz olursanız, öğrenci kendini rahatsız eden şeyleri anlatma fırsatı bulamaz.2. Kabul Ettiğini Gösteren Tepkiler: Sessizlik, iletişim engelini ortadan kaldırmakla birlikte, sık yenilendiğinde öğrencinin iletilerini kabul edilmediği izlenimini uyandırır. Sessizlik, her zaman anlatana gerçekten tüm dikkatinizi verdiğinizi kanıtlamaz. Bu nedenle dinlerken, özellikle duraklamalarda, onu gerçekten dinlediğinizi göstermek için sözlü ya da sözsüz belirtiler vermeniz son derece yardımcı olacaktır. Bunlara “kabul tepkileri” diyoruz. Baş sallamak, öne eğilmek, gülümsemek, kaşını çatmak ve başka davranışlar uygun olarak yapılırsa onu gerçekten dinlediğiniz iletisini verirler. “Hı-hı”, “Evet”, “Anlıyorum” gibi sözlü belirtiler de, yine sizin ilgili olduğunuzu, dikkat ettiğinizi gösterir ve onun konuşmasını sürdürmesini sağlar.3. Kapı Aralayıcı İletiler Ne Yapabilir?: Öğrenciler, bazen daha çok konuşmak, derine inmek ve başlamak için bile ek yüreklendirme beklerler. Bu iletilere, “kapı aralayıcılar” denir. Örnek: “Bu konuda daha fazla bir şey söylemek ister misin?”“İlginç, devam etmek ister misin?”“Söylediklerin çok ilginç.”“Bu konuda konuşmak ister misin?”Bu iletilerin, sonu açık sorular ve düz tümceler olduğuna dikkat edin. Hiçbiri söylenenle ilgili bir değerlendirme içermez. 4. Etkin Dinlemenin Gereği: Sessizlik, kabul ettiğini gösteren tepkiler ve kapı aralayıcılarının kullanılmasında sınırlamalar vardır. Karşılıklı etkileşime olanak vermezler. Tüm işi konuşan yapar. Konuşan, dinleyenin yalnızca dinlediğini bilir, anlayıp anlamadığını hiçbir şekilde öğrenemez. Özet olarak bu üç dinleme yolu edilgin yöntemlerdir ve dinleyicinin anladığını göstermezler. Etkin dinleme, daha fazla etkileşim ve dinleyenin yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu nedenle usta bir dinleyici “Etkin Dinleme” yi daha yaygın kullanır. EĞİTİM NEDİR? Ergin, eğitimi, “bireyin davranışlarında kendi yaşanısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürece” olarak tanımlamaktadır. Kuzgun, eğitimi amacını, “Genel anlamda, bireyin özünü gerçekleşkirmesine ve topluma yararlı olmasına yardımcı olmaktır.”der ve “İnsan, doğumundan ölümüne kadar, fiziksel ve toplumsal çevresi ile etkileşim halindedir ve bu etkileşim süreci boyunca her an çevrenin istek ve beklentilerine uygun davranışlar geliştirir. Bireyde meydana gelen davranış değişikliklerinin bir kısmı rastlantılarla ve kendiliğinden gerçekleşir. Bir kısmı ise yetişkinler tarafından planlı ve kasıtlı olarak gerçekleştirilir. Bireyde toplumca istenen davranışları geliştirme sürecine “eğitim” adı verilmektedir. Örgün eğitim bu davranış geliştirme işlemini planlı bir biçimde gerçekleştirme sürecidir.” şeklinde açıklar. Öğretmenler, öğrencilerini gerçek hayata hazırladıklarını unutmamalı ve kazandırmak istedikleri davranışların sunumunu öğrencinin kabul edebilir alanında sunmalıdır. Böylece, sorumlu ve görevini bilen biriylerin yetişmesi mümkün olacaktır. İLETİŞİM NEDİR? İletişim (İng.communication) sözcüğünün latince kökeni (comminical) paylaşmak anlamına gelir. Bir gülümseme, neşeyi paylaşır; “seni gördüğüm için mutluyum” mesajını verir. Bu da bir iletişim türüdür. Bireyler arası ilişkiler bağlamında iletişimi kısaca açıklamak gerekirse; “İletişim, bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci” dir. Genel anlamda ise; “Nitelikleri ne olursa olsun, iki sistem arasındaki bilgi alış verişini iletişim” olarak kabul edebiliriz. İletişim, iş ve sosyal ilişkilerde başarıya kaynaklık eder. Fikir ve deneyimlerimizi paylaşmak, ilgilendiğimiz alanları geliştirmek ve insanlara isteklerimizi açıklamak için iletişim beceri ve stratejilerine gereksinim duyarız. Duygu ve içgüdülerimizi açıklamak için dil ve vücut diline dayalı iletişim yöntemleri geliştirmemiz gerekir. Etkin bir iletişim kurulabilirse, bireyler hayatlarını olduğu gibi yaşamak yerine, kendi dünyalarını şekillendirebilirler. İletişim, üç boyutlu olarak düşünüldüğünde boyutların oturduğu düzlem1. Sevgi-saygı2. Dürüstlük3. Örnek olmak4. Güven ortamındanoluşmalıdır. F. EĞİTSEL İLETİŞİM NEDİR? İlgili literatür incelendiğinde “iletişim”in çok değişik biçimlerde tanımlandığı görülmektedir. İletişimin eğitimciler arasında yaygın olarak kabul gören tanımı; “Davranış değişikliği meydana getirmek üzere; haber, bilgi, duygu, tutum ve becerilerin paylaşılması sürecidir.” Tanımdan da anlaşılacağı gibi; bireyin bilgi, duygu, tutum ve becerilerinde meydana gelen değişmeler davranış değişikliği olarak algılanmakta ve adlandırılmaktadır.İletişim süreci ile sınıf içindeki öğretme-öğrenme süreci aşağıdaki biçimde benzerlik göstermektedir. ÖĞRETMEN Þ İÇERİK Þ ÖĞRETİM ARAÇ VE YÖNTEMLERİ Þ ÖĞRENCİ (Kaynak) (Mesaj) (Kanal) (Alıcı) BEN ŞEY ÖTEKİ ÖĞRENCİ TEPKİLERİ (Dönüt-Feed-back) ÖĞRENME | İLETİŞİM VE ENFORMASYON ARASINDAKİ FARK Genel anlamda, iletişimin gerçekleşmesi için iki sistem gereklidir. Bu sistemler; iki insan, iki hayvan, iki makina ya da bir insan ile bir hayvan, bir insan ile bir makina (örnek bir bilgisayar) olabilir. Yukarıdaki “alış-veriş” sözünden de anlaşılacağı üzere, iletişimde, bilgi akışının iki yönlü olması beklenir. Sibernetikte bir bilgi kaynağından tek yönlü bilgi iletimine “enformasyon”, karşılıklı bilgi alışverişine ise “komünikasyon ya da iletişim” adı verilir (Akman,1982). Yani, iki sistem arasındaki karşılıklı bilgi alış verişini “iletişim” olarak adlandırma, tek yönlü bilgi akışını ise başka bir şey sayma eğilimi vardır. Bu ayrımı dikkate aldığımızda, insanlar arasındaki bütün konuşmaları, iletişim kabul edemeyeceğimizi düşünebiliriz. Örneğin, Anababalar ya da amirler, çocuklarına/memurlarına sadece birtakım emirler verip, onların bu emirler karşısındaki tepkileriyle ilgilenmezlerse, bu tavırlarını “iletişim” değil, “enformasyon” yani tek yönlü bilgi iletimi kabul etmek, pek de yanlış olmasa gerekir. Enformasyonlar, bazen iletişime dönüşür, bazen de dönüşmez. Örneğin bir evin penceresindeki “KİRALIK 3 ODA” ilanını yalnızca okuyup geçersiniz, bu uyarıcı sizin için bir enformasyon olmakta kalır. Ev sahibiyle yüy yüze ya da telefonla konuşmanız durumunda ise iletişim ortaya çıkar. Öğrencinin derse katılımının sağlanması ve interaktif bir ortamda dersin işlenmesi öğretmen ve öğrencilerin sorumluluklarını ve öğrenmelerini de artıracaktır. EMPATİ NEDİR? “Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması” şeklinde tanımlanabilir. Carl Rogers’in 70’li yıllarda ulaştığı empatik anlayış, bugün çoğunluğun üzerinde uzlaştığı bir tanıma dönüşmüştür. Katı bir nitelik taşımayan söz konusu tanım, genel çizgileriyle şöyledir: “Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumun ona iletilmesi sürecine empati” adı verilir. Empatik bir anlayışla dinleme, bireyin kendi objektifliğini yitirmeden, olayları, karşısındaki bireyin içinde bulunduğu durumu ve onun görüş açısını dikkate alarak dinlemesidir. Bu arada onu eleştirmek ve yargılamaktan kaçınılması önerilir. Bireyleri en çok tedirgin eden şeylerden biri başkaları tarafından eleştirilmektir. Empatik dinlemede birey karşısındakini ne över, ne yargılar ne de suçlar ama onu anlamaya çalışır. Bu anlayış insanların birbirlerine yaklaşmasına ve aralarında gerçeğe dayanan sevginin gelişmesine yol açar. Öğretmen öğrencinin yerine kendisini koyarak anlatacağı dersi ve sunum şeklini düşünürse, öğrenci tarafından ortaya konulacak sorunların tamamına yakınını ders öncesinde ortadan kaldırabilir. ETKİN DİNLEMENİN ÖNÜNDEKİ YAYGIN ENGELLER Konu dinlemeye gelince, çok az sayıda insan potansiyelini aşmayı başarmıştır. Dinleme (feed-back/geri besleme/dönüt) konusunda arzu ettiğiniz kadar iyi değilseniz, yeteneğinizi geliştirmek için yapacağınız ilk iş dinlemenin yaygın engellerine karşı bilinçli bir tutum takınmaktır: 1. Konuşmaya Aşırı Değer Vermek: Altı insana iletişim becerilerini nasıl geliştireceklerini sorsanız, çoğunun vereceği yanıt, daha ikna edici veya toplum içinde konuşma becerisini artırmak şeklinde olacaktır. Çok az insan iletişim kurmanın temelinin iyi dinleme olduğunu kavramaktadır.2. Bir Konuda Odaklanamamak: İnsanların çoğu dakikada 180 sözcük konuşabilirken, 300-500 sözcük dinleyebilmektedir. Bu eşitsizlik gerginlik yaratır ve dinleyicinin dikkatini dağıtır. Çoğu insan bu iletişim boşluğunu düş kurarak, günlük programlarını veya yapmaları gereken şeyleri düşünerek, etkili olan başka insanları seyrederek doldurmaya çalışır.İyi bir dinleyici olmak istiyorsanız, enerjinizi o yöne vermeye ve dikkatinizi birlikte olduğunuz insanda toplamayı öğrenmeniz gerekir. Beden dilini gözleyin… Yönetim Uzmanı Peter Drucker, “İletişimde en önemli unsur, söyleneni duymaktır,” der.3. Zihinsel Yorgunluk Yaşamak: Birini uzun bir süre dinlerseniz sonuç yıpratıcı olabilir. Ama ruhsal yorgunluk da dinleme becerinizi olumsuz yönde etkiler. Yorgunsanız ve zor durumlara düşmek istemiyorsanız, etkili bir dinleyicinin daha çok enerji toplayıp konsantre olması gerektiğini unutmayın. 4. Klişelere Başvurmak: İnsanları klişeleştirmek, dinlemek açısından büyük bir engel olabilir. Klişeleştirmek, bizi beklediğimiz dışında farklı şeyler duymaktan alıkoyar. Çoğumuz bu tuzağa düşmediğimizi sanırız, ama bir dereceye kadar hepimiz düşeriz.5. Kişisel Duygu Yükünü Taşımak: Hemen herkesin başkalarının söylediklerini duymasını engelleyen duygusal filtreleri vardır. Hem olumlu hem olumsuz içerikteki geçmiş deneyimler hayata bakış açımızı renklendirip beklentilerimize şekil verir.6. Kendisiyle Meşgul Olmak: Dinlemenin önündeki herhalde en aşılmaz engel, insanın kendisiyle meşgul olmasıdır.Kendinizden başka kimseyle ilgilenmiyorsanız, başkalarını dinlemezsiniz. Ama işin ironik yanı, dinlemediğiniz zaman kendinize verdiğiniz zarar karşınızdakine verdiğinizden çok daha fazladır. ETKİN DİNLEME NASIL ÖĞRENİLİR, GELİŞTİRİLEBİLİR? Etkin dinleme, öğrencinin ilettiğini doğru anlamınızı sağlar. Edilgin dinlemenin aksine öğrenci ile etkileşimi gerektirir ve aynı zamanda öğretmenin onu anladığını gösteren geri ileti verir. Bunun edilgin dinlemeden nasıl ayrıldığını sınıf için bir örnekle gösterelim: Öğrencilerden biri, bir dersinde arkadaşlarından geri olduğunu ve açığını kapatabilmek için çok çalışması gerektiğini bildiği için kaygılıdır, sorunu vardır ve bunu çözmek ister. Ancak, içinde olup biteni dile getiremez, duygularını öğretmenine sözlü semboller kodlayarak iletir. Aşağıdaki gibi “Yakında sınav var mı?” kodunu seçtiğini düşünelim. GÖNDEREN Kod “Yakında sınav var mı?” Öğrenciden böyle bir ileti aldığınızda, bunu anlamanız için aşağıdaki gibi kodu çözümleme işlemini kafanızda yapmanız gerekir. Çözümleme işlemi bir varsayım olayıdır. Siz bir algılayan olarak öğrencinin içinden geçenleri bilemezsiniz. Eğer varsayımınız doğruysa, çözümleme işleminiz (sizin içinizde) “öğrenci kaygılı” iletisini verecektir. Eğer yanlışsa “ Sınavın yakında olmasını istiyor” ya da “Sınav zamanını unutmuş” gibi yanlış iletiler çıkaracaksınız. GÖNDEREN ALAN Kod “Yakında sınav var mı?” İletişim işlemlerinde çözümleme çok önemlidir. Ancak, doğru ya da yanlış düşündüğünüzü bilemezsiniz. Aynı derecede önemli olan, öğrencinin de size kendisini doğru mu, yanlış mı çözümlediğinizi bilememesidir. O da sizin aklınızı sizin onunkini okuyamadığınız gibi okuyamaz. Bu yüzden öğrencinin iletisini yanıtlamadan önce, onu doğru çözümleyip çözümleyemediğinizi anlamaya karar verdiğinizi düşünelim.Tek yapacağınız, çözümleme sonuçlarınızı kendi sözcüklerinizi kullanarak aşağıdaki gibi geri iletmektir. GÖNDEREN ALAN Kod “Yakında sınav var mı?” Geri İleti “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.” “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.” Sizin geri iletinizi duyan öğrenci büyük bir olasılıkla “evet, doğru” diyecektir. O şimdi sizin de duyduğunuzu ve anladığınızı biliyordur. Bu geri iletim yöntemine “Etkin Dinleme” diyoruz. Etkili iletişim yöntemleri bu basamak ile tanımlanır. Ama öğrencinin kaygısının, sınavın bir soru yanıt sınavı olacağını sanmasından ve bu tip sınavlarda genelllikle başarılı olmadığını bilmesinden kaynaklandığını varsayalım. GÖNDEREN ALAN Kod “Yakında sınav var mı?” Geri İleti “Yakında sınava gireceğin için kaygılısın.” Bu durumda çözümleme hedefini bulamamıştır. Sizin geri iletiniz öğrenciye onu doğru anlamadığnızı gösterir. Öğrenci sizi düzeltecek ve konuşma şu biçimde devam edebilecektir: ÖĞRENCİ : Hayır, ne tür bir sınav yapacağınızı bilmiyorum ve soru-yanıt olmasından korkuyorum. ÖĞRETMEN : Sınavın türü seni kaygılandırıyor.ÖĞRENCİ : Evet, açıklamalı sınavlarda başaramıyorum da.ÖĞRETMEN : Anlıyorum. Test sınavını daha iyi yapabileceğini sanıyorsun.ÖĞRENCİ : Evet. Ötekinde her zaman zorlanırım.ÖĞRETMEN : Çoktan seçmeli test olacak.ÖĞRENCİ : Oh, rahatladım. Artık o kadar endişelenmiyorum. Bu olayda öğretmenin ilk geri iletisi doğru değildi ve bu yüzden öğrenci yeniden ileti vererek ve yeniden kodlayarak anlaşılmasını sağladı. “Satışta Sibernetik”in yazarı Brian Adams’a göre uyanmayla birlikte günümüzün çoğunu dinleyerek geçiriyoruz. Adams, günümüzün nasıl geçtiği konusunda aşağıdaki istatistikleri aktarmaktadır: % 9 yazarak, % 16 okuyarak, &
|