Skip to content
default color blue color green color

Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık, Psikolojik Danışman, Rehberlik Hizmetleri, 2011-2012 Rehberlik Planı, 2011-2012 Okul Rehberlik Hizmetleri, Rehberlik Etkinlikleri, Rehberlik İlköğretim, 2011-2012 Sınıf Rehberlik Planı, 2011-2012 6. Sınıf Rehberlik Planı, 2011-2012 7. Sınıf Rehberlik Planı, 2011-2012 8. Sınıf Rehberlik Planı, BEP plan örnekleri , Bireyselleştirilmiş Eğitim Planı , SBS Rehberlik, 6. Sınıf SBS, Sınıf 7. SBS 8. Sınıf SBS, SBS Puan Hesaplaması, Polis Koleji, Askeri Liseler, 2011-2012 YGS - LYS Sıvav, göz yanılmaları, kendini tanıma testleri  konuları  ile ilgili tüm bilgileri ve daha fazlasını www.rehberlikweb.net sitesinde bulabilirsiniz

Çocuk Ruh Sağlığı PDF Yazdır E-posta
UYUMSUZLUK ÇEŞİTLERİGenel olarak uyum sorunları üzerinde uzmanlar farklı sınıflandırmalar yapmakla birlikte, genellikle gelip geçici olan ve psikoz veya psiko-somatik bir hastalık teşkil etmeyen durumlar uyum veya davranış bozuklukları uyum bozuklukları adı altında toplanmaktadır. Yörükoğlu çocuktaki ruhsal sorunları 4 başlık altında toplamıştır.

Davranış Bozuklukları

Davranış bozuklukları çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı olarak, iç çatışmalarını, huzursuzluklarını davranışa yansıtması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu çocukların genellikle çevreleri ile olan ilişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Bu grup altında hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık, okuldan veya evden kaçma, yangın çıkarma, sürekli başkaldırma ve kuralları çiğneme gibi problemleri toplayabiliriz.

 

Duygusal Bozukluklar

Bu gruptaki sorunlar çocuğun çevresinden çok kendisini rahatsız eden problemlerdir. Korkular,kaygı, saplantılı düşünceler, uyku bozuklukları, kekemelik ve tikler bu sorunlardandır. Bu belirtileri gösteren çocuklar çevreleri ile ilişkileri çok bozuk olmayan gergin, güvensiz, çekingen çocuklardır. Kendi iç sorunlarını dışa yansıtmaktan çok kendilerine yönelten kaygılı çocuklardır.

 

Alışkanlık Bozuklukları

Çocukluk döneminde sıklıkla görülen parmak emme, tırnak yeme, masturbasyon, alt ıslatma, dışkı kaçırma gibi alışkanlıkları ile ilgili problemler bu grupta toplanmaktadır.

 

Ağır Ruhsal Bozukluklar

Bu grupta ileri derecede uyumsuzluk olarak nitelendirilen ruhsal hastalıklar yer alır. Şizofreni, paranoid, affektif gibi psikozlar, otizm ve depresyon bu grupta yer alan problemlerdir.

 

UYUMSUZ ÇOCUKLARIN TEŞHİSİ

 Uyumsuz çocukların mümkün olduğu kadar erken tanınması uyumsuzluğun önlenilmesi açısından son derece önemlidir. Uyumsuz davranışlar ne kadar erken teşhis edilir ve tekrarı önlenirse yeni uyum davranışlarının kazandırılması o oranda kolay olur. Uyumsuz çocukların eğitiminde öncelikle problem davranışların saptanması, ortadan kaldırılması ve istendik davranışların kazandırılması gerekmektedir. Erken teşhis eğitimin temel ilkelerinin başında gelmektedir. Oyun, çocuk için en iyi teşhis aracıdır. Ancak, uyumsuzlukların hepsinde çocuk öncelikle tıbbi muayeneden geçirilmelidir. Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda çocuğun sağlıklı olduğu anlaşıldığında zeka, yetenek,sosyal ve uyum testleri yapılmalıdır.

 

Tıbbi Teşhis

Çocuğun sağlık durumunun ilgili uzman doktorlarca ayrıntılı olarak incelenmesidir.
  1. Mide ve bağırsak hastalıkları
  2. İç salgı bezlerinin çalışma durumu
  3. Görme ve işitme
  4. Sinir sisteminin işleyişi
  5. Sağlık geçmişleri
Herhangi bir bedensel özrünün bulunup bulunmadığı ve/veya sürekli hastalık durumları Tıbbi muayeneleri sonucunda sağlıklı olarak belirlenen çocuklarda psikolojik tanı yapılır.

 

Psikolojik Tanı

  1. İlk yapılması gereken bireysel zeka testleridir. Bu test çocuğun zekasını ve yeteneklerini belirlemeye yarar.
  2. İlk yapılması gereken bireysel zeka testleridir. Bu test çocuğun zekasını ve yeteneklerini belirlemeye yarar.
  3. Yetenek testleri
  4. Psikolojik testler verilmeli
  5. Kişilik testleri verilmeli (bunun içine çocuğun kendini ifade edemediği durumlarda ip ucu görevi gören cümle tamamlama ve CAT gibi projektif teknikler girer.)
  6. Gözlem yapılmalı Gözlem yapılırken tarafsız davranılmalı, esnek olmalı ve gözlem yapıldığı çocuğa hissettirilmemelidir
  7. Çocukla görüşme yapılmalı, görüşmede çocuğu sıkıntıya sokmadan genel sorular sorulmalıdır. Önemli olan çocukla ilgilenildiğinin gösterilmesi ve güven duygusunun verilmesidir. Ancak aşırıya kaçılmamalı ve çocukla sorunun nereden kaynaklandığının bulunup çocuğun çözmesine izin verilmelidir. Yapılacak etkinlikler birlikte düzenlenmeli ancak ilk tepki çocuktan gelmelidir. Çocukla zorla konuşulmaya çalışılmamalı ve etkinlikler için zorlanılmamalıdır. Örneğin, çocuktan bir aile resmi çizmesini isteyebilir ve resimdeki kişiler ve ne yaptıkları hakkında konuşarak çocuğun bu konudaki duygu ve düşünceleri belirlenebilir ve problem aileden kaynaklanıyorsa bu yolla problem belirlenebilir.
Tüm bu testlerden sonra testler değerlendirilir ve tedavi çizelgesi hazırlanır. Oyun terapisi veya serbest zaman aktiviteleri gibi yöntemle çocuğun egosu güçlendirilebilir. Bireysel veya grup terapisine alınabilir, resim, dramatizasyon, müzik, sanat çalışmaları, spor çalışmaları, izcilik, kampçılık, dağcılık çalışmaları ile sağaltım yapılabilir.Tedavide çocukla bireysel terapi yapılabileceği gibi bazı durumlarda aile terapisi de yapılabilir.  SAVUNMA MEKANİZMALARI Benlik organizmanın çevreye uyumunu sağlamak için çaba gösterir. Altben'den gelen istekler doyum ararken, üstben'in kurallarına da uymaya çalışır. Eğer üstben altben'den gelen isteklerin doyurulmasına izin vermezse ve katı kuralları beni zorlarsa ben güç duruma düşerse çözüm yolu olarak çeşitli savunma mekanizmaları kullanır. Bu savunma mekanizmaları eğer benliği kuvvetlendirici etkilerde bulunurlarsa sağlıklı, fakat benliğin işlevini engelleyici etkilerde bulunurlarsa patalojik olarak görülürler. (Özdoğan 1997) Freud'a göre bebek "id" adını verdiğimiz içgüdüsel enerji ile dünyaya gelir ve id yaşamak için gerekli olan cinsellik ve saldırganlık içgüdülerinin deposudur. İd aralıksız olarak sonucu ne olursa olsun haz alma ve doyurulma çabası içindedir Süperego ise toplumun istek ve sorumluluğunu içerir. Süperego çocuğa ailesi ve toplum tarafından aktarılan geleneksel değerlerin temsilcisi olup ödül ve cezalarla pekiştirilir. Süperego bireyin, davranışlarının doğru ve yanlış olduğuna karar verip toplum tarafından onaylanan değer yargılarına göre davranmasını sağlar ve 3 yaşından sonra gelişmeye başlayıp, 5-6 yaşından sonra sağlıklı fonksiyon gösterebilir. İd'in sürekli haz almayı istemesi ve süperegonun onu hazı ertelemesi kişide çalışmaya ve kaygının artmasına neden olur. Böyle bir durumda ego akıllı bir araç olarak ikisinin ortasını bulmaya ve çatışmanın azalmasını sağlamaya çalışır. Ego id'i denetim altında tutar ve gerçek dünya ile id arasında aracı görevi görür. Ego, akılcı ve pratik olarak; id'in arzu ve isteklerini mümkün olduğunca yerine getirmeye çalışır ve onu eğitmeye çalışmaz. (Cüceloğlu 1992) Bu üç öğeden birinin bozukluğu kişilik bozukluğuna yol açar. Ego'nun yeterince gelişemediği ve çocukta kaygının çok fazla olduğu durumlarda denge sağlanamayabilir ve böyle durumlarda kişi savunma mekanizmalarını kullanmaya başlar. Ancak, savunma mekanizmalarının çok kullanılması da bazı bozuklukların ortaya çıkmasına neden olabilir.
 
Belli başlı savunma mekanizmaları şunlardır;
 
1- Bilinçaltına bastırma
Üstben tarafından izin verilmeyen duygu ve düşüncelerin, altben'den gelen isteklerin bastırılması, bu bastırılma için kuvvet sarf etmesi ve yanlış bir dünya algısının ortaya çıkmasıdır. Kısaca, bizde derin kaygı uyandırabilecek düşünceleri bilinç altına iterek bastırır ve böylece olumsuz düşüncenin etkisi altında ortaya çıkabilecek kaygıyı önlemiş oluruz. Kişinin istemediği ve ona acı veren istek ve arzuları bilinçdışına iterek orada tutar. Ancak baskı altına alınan ya da bastırılan bu duygular düşünceler ve geçmiş yaşantılar çoğu kez simgesel bir biçimde rüyalarda ya da dil sürçmeleri şeklinde kendini gösterir.Baskı mekanizması kişiye tehlikeli isteklerini denetim altında tutmada ve sarsıcı olayların ilk tehlikeli isteklerini denetim altında tutmada ve sarsıcı olayların ilk etkilerini hafifletmede yardımcı olur. Ancak bu mekanizma bazen kişinin yüzleşerek gerçekçi yollardan halletmesi gereken yaşantıları da bilinçten uzaklaştırarak sağlıksız bir nitelik kazanabilir.
 
2-Yansıtma
Bireyin kendinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışına yansıtma denir. Yansıtmada kişi kendi eksikliklerinin ve yenilgilerinin sorumluluğunu veya suçunu başkalarına yüklediği gibi, kendinde suçluluk sorumluluğunu veya suçunu başkalarına yüklediği gibi, kendinde suçluluk uyandırarak nitelikteki dürtü, düşünce ve isteklerini diğer insanlarda maledebilir. Örneğin, derslerinde ve sınavlarında başarısız olan öğrencinin başarısızlığını öğretmene yüklemesi bu türden bir savunma mekanizmasıdır. Veya oyuncak koltuktan düşen küçük bir çocuğun koltuğu tekmelemesi de bu tür yansıtma mekanizmasının bir sonucudur. Bazı insanlar ise düşmanlık duygularını çevrelerinden kendilerine yönelmiş gibi yorumlayabilir veya kendisi ile ilgili değersizlik duygularını insanların onu küçümsediği şeklinde yorumlayabilir. Böyle insanlar, çevrelerindeki insanların kendilerine karşı çok duyarlıdırlar ve içsel güvensizliğin dış dünyaya bu şekilde yansıtmasına halk dilinde "alınganlık" da denir. Nevrotik kişilerde bu duygu çok yoğun olduğundan, kendilerine verilen değeri ve yakınlığı kabullenmez ya da psikoz sınırlarını zorlayan, mantık dışı duyarlılıklar gösterirler. Bu tür tepkileri sürekli gösteren kişilerde "Paranoid eğilimlerin" varlığı söz konusudur. Paranoid kişiler, çevrelerindeki insanların davranış ve sizlerini yanlış yorumlama eğilimindedirler.  3-İnkar Bazı durumlarda kişi çok zor ve rahatsız edici türdeki yaşantılar karşısında, bu olayların varlığını veya yaşanmış olduğunu bilmezlikten anlamazlıktan gelerek inkar edebilir. Bu şekilde olayları inkar etmek yolu ile onların yaratacağı heyecansal ve anlıksal sarsıntılardan ve uyum zorluklarından kurtulmaya ve doğabilecek kaygıları önlemeye çalışır. Örneğin; babasını kaybeden küçük bir çocuk sürekli olarak arkadaşlarına akşam veya hafta sonu yaptıkları ile ilgili hikayeler anlatabilir ve onun sağlığındaki davranış ve tutumları devam edebilir.  4-Yön değiştirme Kişinin isteklerini ve kızgınlıklarını gerçek kızılan kişiye değil de daha az zarar gelecek bir kişiye yöneltmesi veya o tepki yerine başka bir tepkinin gösterilmesidir. Yön değiştirme, kızgınlık veren duygunun ait olduğu nesne ya da durumla hiçbir ilgisi olmayan bir nesne ve duruma yönlendirilmesi veya tehlikeli sayılan duygunun yarattığı tepkinin yerine başka bir tepkinin gösterilmesi şeklinde iki biçimde görülebilir. Birinci gruptaki tepkilere günlük yaşantımızda çok sık rastlayabiliriz. Örneğin; müdürüne kızan memurun karısına, kocasına kızan kadının çocuğuna, öğretmenine kızan öğrencinin arkadaşına gösterdiği tepkiler bu türden tepkilerdir. Yön değiştirme mekanizmaları bazen küfür, yıkıcı eleştiri veya dedikodu şeklinde simgesel bir çağrışım sürecinden geçerek farklı bir nitelik kazanabilir. İkinci tur yön değiştirme mekanizmasında ise tehlikeli sayılan duygu bir nesneden veya durumdan diğerine yön değiştirebildiği gibi, fobiler dediğimiz farklı bir tepkiler şeklinde de ortaya çıkabilir. Fobilerde tepkinin yönlendirildiği bu yeni nesne veya durum gerçekte bir tehlike taşımaz.  5-Mantığa bürünme Kişi yapamadığı veya başaramadığı bir şeyi mantıksal açıdan ele alarak kendince nedenler ve mazeretler bularak, kendi davranışını olduğundan daha az yanlış veya farklı gösterme eğilimindedir. Örneğin, kırmızı ışıkta geçen şoför "yol boştu" veya "herkes geçti" gibi mazeretler göstererek, kendi davranışını makul göstermeye çalışabilir.   6-Özleştirme Kişinin bir diğer insanın ya da bir grubun bazı özelliklerini ve inançlarını benliğine katarak kişiliğinin parçası durumuna getirmesidir. Özleştirilen nesneler ve kavramlar kişi tarafından ya kullanılır ya da yıkılıp yok edilir. Örneğin, çocuk süperegosunu anne-babasının diğer yargılarını özleştirerek geliştirir. Önceleri anne-babasından sürekli olarak alınan bu değerler zamanla kişiliğinin bir parçası durumuna gelir.  7-Özdeşleşme Okulöncesi yıllarda anne-babayı model olarak başlayan özdeşleşme ile çocuklar onların hareket, tutum, konuşma ve diğer tepkilerini taklit ederler. Daha sonraki yıllarda anne-babanın yerini öğretmenler, arkadaşlar, toplumda değer gören sporcular, yıldızlar gibi kişiler kişinin özdeşim modellerinin yerini alır. Eğer birey kendinde bulunan özellikleri özenilir bulmazsa, kendisi olmaktan çıkıp istenilen özelliklere sahip başka biriymiş gibi kendini algılamaya ve davranmaya başlar. Kişinin kendini bir başkasının yerine koyma ve davranma eğilimine "özdeşleşme" denir Özleştirme ve özdeşleşme mekanizmalarının ortak yönleri bulunmakla birlikte; özdeşleşmede kişi kendi değer ve beklentilerine uyan insan veya kavramları benimserken, özleştirmede kişi kendi değerlerine karşıt da düşse bunları kabul eder. Örneğin, bir kişinin düşüncelerine uygun düşen bir siyasal öğretiyle özdeşleşmesi kendi seçimiyle olur.  8-Yüceltme İlkel nitelikteki eğilim ve istekler doğal amaçlarından çevrilerek toplumca beğenilen etkinliklere dönüştürülürler. Gerçekleştirilmesi olanaksız olan gereksinmelerin, düşünsel ya da sanatsal yönden gerçekleştirme, toplumun kabul edileceği yönde enerjinin boşaltılmasıdır. Tüm başarılı savunma mekanizmaları "yüceltme" başlığı altında toplanabilir. Örneğin; şiir yazmak, resim yapmak gibi.  9-Gerileme Kişinin o andaki gereksinimleri yaşına uygun doyurulmazsa, daha önceki gelişim aşamalarına dönüş görülür. Örneğin, yeni bir kardeşin dünyaya gelişiyle kendisine gösterilen ilginin azaldığını fark eden çocuk, daha çok ilgi gördüğü dönemlere dönerek parmağını emebilir, bebeksi konuşmaya başlayabilir veya altını ıslatabilir. Kimi yetişkinler sevgiden yoksun kaldığında ya da zorlamalı bir durumda aşırı yemek yiyerek oral döneme geriler. Yaşlı insanlarda ise sık sık geçmişten söz etme ve anılarda yaşama biçiminde görülür.  10-Saplanma Kişiliğin duygusal ve zihinsel yönlerinin sürekli gelişmesi ve olgunlaşmasıyla aşılır. Ancak bazı insanda kişiliğin bazı yönleri belirli bir düzeyde takılır ve gelişimini sürdüremez. Bu durum, bazı olgunlaşmamış kişilik ögelerinin sürekli olarak yaşanmasına neden olur. Böyle bir kişilik uyumlu bir bütünleşmeden yoksun kalır. Dolayısıyla duygular olgun bir düzeye ulaşamaz ve biyolojik olgunlaşma ile duygusal tepkiler arasında bir uyuşmazlık ortaya çıkar. Kişiliğinin bazı yönlerinin gelişiminin belirli bir düzeyde durması ve bu nedenle olgunlaşmasının gerçekleştirilememesine "saplanma" denir. Bu takılma kişiliğin zihinsel yönüyle değil duygusal ögeleriyle olduğundan bazı kişiler yetişkin döneme ulaşmalarına ve iyi bir öğrenim görmüş olmalarına karşın sorumluluk üstlenemeyen veya bağlılık biçiminde yaşamını sürdüren insanlar vardır. Kusurlu ana-baba tutumları sonucu oluşan saplanma mekanizmasında kişiliğin bazı bölümleri normal evrimleri sürdürürken, bazı bölümleri belirli bir gelişim dönemine ait özellikleri yaşam boyu taşır ve kişiliğin karakter yapısına malederler.  11-Dönüştürme Zorlayıcı duyguların yön değiştirmesi ve bedensel olarak yaşanmasıdır. Dönüştürme, anksiyete yaratabilecek bilinçdışı duyguların bilinç düzeyine erişmesini engelleyebilmek ya da zorlama yaratan çevresel durumlardan kaçabilmek amacıyla "histerik kişilik" denilen karakter özellikleri gösteren kişiler tarafından kullanılan ve gerçek organik bir nedeni olmayan bedensel hastalık belirtileri düzeyinde ortaya çıkan, nevrotik düzeyde bir savunma mekanizmasıdır. Örneğin, baş ağrısı, nefes alma güçlüğü, bazı bayılmalar ve felçlerde bu türden belirtilerdir.  12-Çözülme Kendi aralarında birlik oluşturan bir ruhsal etkinlik kümesinin, kişiliğin geri kalan bölümüyle bağlarını kopararak, bağımsız bir biçimde etkinlik göstermesi durumuna "çözülme" denir. Anksiyetenin çok yoğun olduğu durumlarda kişilik düzeni o denli bozulabilir ki, savunma mekanizmaları, bilinçli, belleği ve hatta bazen kişinin tümünü egemenliği altına alır ve psikozu andıran dramatik belirtilerin ortaya çıkmasına neden olur. Kişi bir düş dünyasının içindeymişcesine aşırı duygusal tepkiler gösterir, şaşkındır ve dramatik davranışlarda bulunur, saçma ve bağlantısız biçimde durmaksızın konuşur. Bu tür çözülme tepkileri, kişinin bazı isteklerini bir düş dünyasında gerçekleştirme çabasının veya geçmişteki sarsıcı bir yaşantının yeniden canlandırılmasının anlatımı olabilir. Bazen de kişinin duygusal doyumdan yoksun yaşamına duygusal bir öge katmak çabası olarak da ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda, kişi genellikle kendisine ilişkin romantik ve dramatik nitelikte, olağandışı öyküler yaratır ve anlatır. Geçici olarak ortaya çıkan çözülme tepkilerinden sonra kişi tepki sürecinde yaptıklarını veya anlattıklarını hatırlamaz.  13-Duygusal soyutlanma Bu savunma mekanizması farklı biçimlerde görülebilir. Bazı kişiler, diğer insanlardan bağımsızlık kazanarak iç ve dış gereksinimlerinin onlar tarafından etkilenmesine karşı önlem almasıdır. Örneğin, bazı insanlar çevrelerinden bağımsız olabilmek için para biriktirebilir. Ancak bu para zevkler için kullanılmayıp, daha sonraki olası zor günler için saklanır. İçsel gereksinimler yönünden bağımsız olma ise, ilişkilerinde duygusallığa yer vermeyerek düş kırıklığına ve incitmeye karşı konuma biçiminde görülür.  14-Yapma-Bozma Ana-babanın ve daha sonraları toplumun özleştirilen değerleri kişiye uygunsuz davranışlardan ötürü kendisini suçlama, yargılama ve cezalandırma sorumluluğunu yükler. Yapma-bozma mekanizması kişinin kendisi ve çevresi tarafından onaylanmayacak düşünce veya davranıştan vazgeçmesi ve eğer böyle bir söz ya da eylem dışa vurulmuşsa, ortaya çıkan durumu onarması ile belirlenir. Bu mekanizma suçluluk duygularına karşı geliştirilir. Bu mekanizma günlük yaşamda çok sık kullanılır. Örneğin, hatalı davranışlarımız için dilediğimiz özürler, günahlarımıza karşı verdiğimiz sadakalar bu mekanizmanın ürünleridir.  15-Karşıt-tepki oluşturma Suçluluk duygusu yaratan tehlikeli istekler çok yoğun olduğunda bunların baskı altında tutulması da güçlendiğinden kişi, bu isteklerinin tam karşıtı olan bilinçli tutum ve davranışlar geliştirerek kendini korumaya çalışır. Bu şekilde, baskıya alınmış düşmanca duygular sevgi gösterileriyle, saldırgan istekler sevecenlikle, cinsel istekler ahlak savunuculuğuyla, eşcinsel eğilimler karşı cinse yönelik abartılmış ilgi ve etkinliklerle maskelenir. Böylece kişi, içsel dürtülerine kesin engeller koyarak baskı mekanizmasını pekiştirir ve duygularını bilinç düzeyinden uzak tutmuş olur. Karşıt-tepki mekanizmasını kullanan kişiler, kendi yaşamlarını olduğu gibi, yakın çevresindeki insanların davranışlarını da baskı altında tutma eğilimindedirler. Yaşam alanlarını dar tutarak kendilerini koruduklarından, içsel isteklerini kışkırtabilecek her türlü değişikliğe ve yeniliğe karşı çıkarlar.  16-Neden bulma Günlük yaşamda herkesin kullandığı bir mekanizmadır. Bu mekanizma, geçmiş, şu an veya gelecek için tasarladığımız davranışlara, mantıklı ve toplumun onayladığı açıklamalar getirme biçiminde işler. Neden bulma mekanizması, gerçekleştirilememiş isteklerin yarattığı düş kırıklığını yumuşatma amacıyla kullanılır. Neden bulma her ne kadar kişiye gereksiz engellenme duygularından korur ve yetersizlik duygularının hafiflemesine yardımcı olursa da karşılığı kişinin kendini aldatmasıyla ödenir.  17-Duygudaşlık ve Boyun Eğme Kişinin normal ilişkilerde kendine olan saygısını koruyabilmesi için sevgi alışverişinin eşit koşullarda olması gerekirken, duygudaşlık mekanizmasında kişi sürekli bir şeyler vererek kendini kabul ettirme ya da tam karşıtı diğer insanlarla ilişkilerinde asalak bir yaşantı sürme eğilimindedir. Çevresinde sürekli iyi insan olarak olma ve sevgi kazanma eğilimindedirler. Ancak bazı insanlar sevgi kazanma çabası yerine, zorlanımlı bir boyun eğme tutumu da gösterebilirler. Bu kişilerin diğer gruptakilere göre sevgiyi kazanma umutları da yoktur ve uysallık davranışlarını sevgi kazanmaktan çok güvenlik sağlayabilmek amacıyla geliştirilmişlerdir. Bu kişiler, anksiyete yoğunluğu nedeniyle sevgiye inançsızlık kesindir ve bu nedenle çevrelerindeki insanların tümüne ayrım yapmaksızın boyun eğerek güvenlik sağlarlar.  18-Hayal Dünyasına Kaçma Kişinin içinde bulunduğu durum eğer kaygı uyandıran bir durumsa, hayal dünyasına kaçıp orada daha hoş bir durum içinde kendini düşünerek, içinde bulunduğu bir durumun ortaya çıkardığı kaygıdan kurtulmuş olur. Örneğin, fakir bir genç kendini sürekli zengin bir ortamda hayal ederek bu kaygılarından kurtulabilir.  19-Telafi Kişi kendini zayıf gördüğü bir alandaki eksikliğini kuvvetli olduğu başka bir alandaki başarısı ile örtmeye çalışarak, ortaya çıkabilecek kaygılardan kurtulabilir. Örneğin, zeka kapasitesi sınırlı bir kişi sporda veya el becerilerinde daha başarılı olabilir ve eksikliğini giderebilir.  20-Parçalanma Anksiyetenin normal ya da nevrotik düzeyde işleyen savunma mekanizmalarıyla denetim altına alınamadığı bazı durumlarda ego, bu katlanılması güç duygudan kurtulabilmek amacıyla kendini parçalama yolunu seçebilir. Parçalanma mekanizması sonucu ortaya çıkan ruhsal duruma "psikoz" denir. Zorlanma karşısında bir insanın nevrotik ya da psikotik savunma yöntemlerinden hangisine başvuracağını belirleyen etmen yapısal farklılıktır. Kişiliği parçalamanın amacı yok olmak değil, varoluşu sürdürmeye çalışmaktır. Çocuklukta ruhsal hastalıkların içinde en ciddi olanı psikozlardır. Psikozlar iki genel kategori içinde incelenir; Fonksiyonel bozukluklar, herhangi bir beyin zedelenme veya bozukluğuna bağlanmadığı zaman görülen psikozdur. Fonksiyonel psikozlardan en yaygın olanları şizofreni ve psikotik duygusal bozukluktur. Beyin zedelenmesi, tümörü ya da beynin çalışmasındaki aksaklıklardan doğan psikozlara ise organik psikozlar denir. Genel felç, ihtiyarlık bunaması, alkolik psikoz ve sara organik psikozlara örnektir. Ağır bir kişilik parçalanması söz konusu olan psikozlarda nevrozlara göre daha ileri ve daha ağır ruhsal dengesizlikler görülür. Psikozlu kişi toplum içindeki durumunu koruyacak ve sorumluluklarını sürdürebilecek durumda değildir. Nevrozlarla psikozlar arasında bazı farklılıklar vardır Bunlar; 1-Nevrozlarda, kişisel ve toplumsal işlevlerde sınırlı oranda bir bozulma ile birlikte uyumsuz kaçınma davranışları görülürken psikozlarda ağır bir kişilik parçalanması söz konusudur. Bu nedenle gerçek dünya ile ilişkiler, kişisel ve toplumsal işlevler önemli oranda bozulmuştur. 2-Nevrozlarda, birçok psikolojik ve bedensel belirtilere karşı sanrılar (sanrı: birçok olağandışı nesne veya olayların dış bir uyaran olmaksızın algılanmasıdır), düşünce, duygu ve eylem sapmaları görülmez. 3-Nevrotik kişi uyumsuz davranışlarının oldukça farkındadır, ancak bunları değiştirmek istemez. Psikozlarda ise iç görü tümden yitirilmiştir. 4-Psikozlarda kişi kendisi ve diğer insanlar için tehlikeli eylemlerde bulunurken, nevrozlarda bu tür davranışlara rastlanmaz. Psikozlu, hasta olduğunun farkında değildir ve hasta olduğunu asla kabul etmez. Kişiliğin tümü hastalığın etkisi altında olduğundan hasta nerede olduğunu bilmeyebilir, yakınlarını tanımayabilir ve normal işlevlerini yerine getiremeyebilir.

 

 

TIRNAK YEME

 Tırnak yeme alışkanlığına çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde görülebilir). Çocukların %33 de tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların sayısı %40-45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terketmektedir. Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.

 

TIRMAK YEME DAVRANIŞLARININ NEDENLERİ

Tırnak yeme davranışından çok bu davranışa neden olan olayları saptamak gerekir. Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emmede olduğu gibi çoğunlukla psikolojik rahatsızlıklardır. Alışkanlık daha çok baskı altına alınmış heyecanların ilgilendiği durumlarla olup, çocuk bunun arzu edilmeyen bir davranış ve alışkanlık olduğunu anlayınca kökleşmekte olduğu görülmektedir. Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı bakılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve gerginlik başlıca nedenlerdir. Anne babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak yeme olarak gösterir. Tırnak yeme daha önce belirttiğimiz gibi taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Ailede herhangi bir bireyin tırnak yeme davranışı göstermesi doğal olarak çocuğun ilgisini çekecektir. Ayrıca tırnak yeme davranışı olaylara bağlı olarak gelişebilmektedir. Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.

 

TEDAVİ VE ALINABİLECEK ÖNLEMLER

En etkili yöntem 3-4 yaşlarına kadar bu alışkanlığın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Daha sonra bu alışkanlık devam ederse; çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmeli Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden olabilir. Çocukları korku kaygı yaratacak durumlardan uzak tutmak gerekir. Küçük çocukların kaygı korku verici televizyon filmlerini izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu heyecanlandıracağı için sakıncalıdır. Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken eski hafif eldivenleri giydirmek. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir. Parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı ve hem de tırnağını ağzına götürdüğü zaman acı ile birleştiğinde terk etmeye yardımcı olabilir. Çocukların ilgisi başka yöne çekilebilir. Sinema, televizyon izlerken veya radyo dinlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek tırnak yemenin ve ısırmanın yerine gelecek bir etkinlik olabilir. Çocukları ara sıra başarılarından dolayı ödüllendirme bazı durumlarda yarar sağlayabilir. Ancak bunun kısıtlı ve uygun şekilde kullanılması gerekir. Aksi takdirde çocuk yeni ödüller almak için bunu kullanabilir. Tırnak derin kesilebilir. Çocuğun kendi tırnak bakımıyla uğraşması da yararlı olabilir. Bunun içinde çocuğa manikür ve pedikür malzemeleri alınabilir. Son söz ve bir önlem olarak tırnak yemenin ve ısırmanın çok kötü bir alışkanlık olmadığı ve bunu isteyenlerin kolaylıkla terk edebilecekleri çocuklara anlatılmalıdır. Çocuk buna inandırıldığı zaman bu alışkanlıktan vazgeçmek için çaba gösterecektir. Çünkü dış etkenler çocuğun bu alışkanlıktan vazgeçmesine fazla etkili olmamakla bazı hallerde alışkanlığın kökleşmesine ve başkalarını kızdırmak ve huzursuz etmek için bir araç olarak kullanılmasına neden olmaktadır.

 

PARMAK EMEN ÇOCUKLAR

 Doğumdan sonra ilk 3-4 ayda normal olarak bir çocuğun yeme içmesi için tek yol emme faaliyetidir. Bir yaşına kadar emme beslenmede esas yoldur. Çocukların emme faaliyetinden büyük ölçüde zevk aldıkları görülüyor. Çocukların bir çoğu beslenmedeki emme faaliyetinin yeterince doygunluk aldıkları görülmektedir. Ağız hayat süresince haz kaynağıdır. Bu faaliyet erken çocuklukta emme, sakız çiğnemek, tırnak ısırmak gençlikte sigara içmek, öpmek ve hafif ısırma şeklinde olmaktadır. (D. Çağlar, 1981). Çocukların emme faaliyetinden belli şekilde ve derecede hoşlandıklarını söylemiştik. Emme yoluyla anne ve çocuk arasında duyusal bir bağ kurulmakta, çocuk anne ile daha yakın olmakta ve karın doymaktadır. Karnının doyması çocuk için dengeli ve sağlıklı büyümesi, gelişebilmesi için ne kadar önemli ise anne ile kurulan bu yakın ilişki çocuğun ruh sağlığı içinde çok önemli faaliyettir. Çocukların 1 yaşına kadar parmak emmesi yaralı ve normaldir. Parmak emme 1,5 yaşına doğru sık görülebilir. Parmak emme açlıktan kaynaklanan bir davranış değildir. Emme %50’den %87’lere varan yüksek oranda beslenmeye bağlı olmayan davranış biçimidir. Çocuğun emme arzusu, güzelliğin bozulacağı veya buna benzer mazeretlerle vaktinden önce veya sonra emdirilirse çocuk anneyi emerek doyuramadığı psikolojik ihtiyaçlarını değişik şekilde doyurmaya çalışabilir. Çocukların genel olarak sık başvurdukları doyum şekli parmak emmedir. Dr. David Levy her üç saatte bir beslenen bebeklerin, her 4 saatte beslenen çocuk kadar parmak emdiklerine işaret etmektedir. Yine biberon emzikleri eskiyip yumuşadığı için 20 dakika yerine 10 dakika biberonu emen bebekler hala 20 dakika biberon emen bebeklerden daha fazla parmak emmektedirler. Bebek beslenme bittikten sonra parmağını emerse ve faaliyeti beslenme süreleri arsında uzun süre emerse, emme arzusunun yeterince doyurulmadığı düşünülmeli bu durumu giderici tedbirlerin neler olabileceği üzerinde durmak gerekir.(S. Gizer 1996). Bir yaşındaki çocukların yarısı parmaklarını emerler. 9 aydan itibaren uykuyla parmak emme arasında yakın bir ilişkinin olduğu, uykusu gelen bebeğin parmağını ağzına götürdüğü görülür. RİTVEL adı verilen bu alışkanlık aylarca sürebilir. Çocuğu parmak emmeden alıkoymak için yapılan çalışmalar 3 yaşına kadar çocuk tarafından dirençle karşılanır. Bazı bebekler yeni dişlerinin çıkması, bazıları zorlukla karşılaştıklarında, utanma ve sıkılma belirtisi olarak parmak emme görülür. 18 ayda sıklaşan parmak emmenin 4yaşında kaybolması beklenir. Beslenmeye bağlı olan parmak emme birinci yılın sonunda kesilebilir. Bazı durumlarda kesilebilir. Bazı durumlarda devam edebilir. GESEL ve 126 parmak emmenin 18-21 aylık çocuklar devrinde en yüksek seviyeye çıktığını ve çok sık görüldüğünü söylemektedirler. Özellikle hiçbir faaliyete katılmadan saatlerce parmak emerek oturduklarını gözlemiştir. Fakat faaliyetlere katılmasa da parmak emmek 2. Yıldan sonra durmaktadır. Çok nadir olarak 5-6 yaşlarına kadar devam edebilir. Yetişkinlik yıllarında devam eden vakalarda vardır. Araştırmalar en geç 5-6 yaşlarında sona erdiğinde parmak emmenin zararının olmadığı ancak devam etmesi halinde diş formasyonuna neden olabileceği kanıtlanmıştır. Parmak emme sıklığı okula başladığı sırada hızla azalır. 6-12 yaşlarında %12 oranında kazanılmış bir alışkanlık olarak süre gelir. Parmak emmenin uyum ile sıkı bir ilişkisi vardır. Çocukların uykuya dalarken parmak emdiklerini söylemiştik. 2 yaşında ki çocukların bir kısmı uykuya dalarken parmaklarını ağzına almak için direnirler. 3 yaşında bu alışkanlık kendiliğinden kaybolur. Parmak emme faaliyeti inanıldığından daha az diş düzensizliğine sebep olmaktadır. Parmak emme 5-6 yaşından sonra görülürse arzu edilmeyen bir alışkanlık haline gelir. Parmak emme yatma zamanı devam etse de bu bozuk bir alışkanlıktır. Ebebeynler parmağını emen çocukların çene kemikleri ve dişleri üzerinde ki etkilerini düşünerek endişeye kapılabilir. Parmak emmenin alt ve üst dişleri geri ittiği doğrudur. Parmak emmenin dişleri ne kadar etkilediği parmak emme süresine ve en önemlisi parmağın ağızda ki duruşuna bağlıdır. Süt dişlerinde oluşan bu değişiklik 6 yaşından sonra çıkan asıl dişleri etkilemediği işaret etmektedir. Çocuğun anne karnında baş parmağını emdiği sanılmaktadır. Bir bebeğin doğduğunda baş parmağının şiş olduğu, ilk ağlamasından sonra parmağını ağzına götürüp emdiği araştırma sonucu saptanmıştır. Çocuk aç olmadığı zaman da parmağını emer. Emme çocuğa haz verir ve çevresini bu şekilde tanır. Diğer bir görüş ise baş parmağın emme objesi seçilmesi rastlantıdır. Baş parmak çocuğun rasgele yapılan hareketleri sonucu ağız ile teması ile gerçekleşir. Çocuk bu faaliyeti zevk verici olarak buluyor. Daha sonra diğer parmakların tesadüfü olarak ağız ile teması ile haz kaynağı olarak kullanmaya başlıyor.(D. Çağlar 1981) LEVY buzağılar, köpekler, tavuklar üzerinde yaptığı klinik gözlem ve incelemelerde baş parmağın emilmesini yeme beslenme zamanın da uygunsuz yeme faaliyetini temel faktör ve sebep olarak görmüştür. Gesel ve ILG bunu önemsiz bir faktör olduğunu iddia etmektedir. Gesel ve arkadaşları inceleme sonuçlarını “bizimde bu konuda benzer denemelerimiz olmuştur. Bizde anneler tarafından beslenen çocukların parmak emdiklerini gördük. Sonraları bu çocukların iyi, uyumlu çocuklar olduklarını ve normal olarak geliştiklerini gördük”. Şeklinde incelemelerini anlatmışlardır.(D. Çağlar1981) Davis ve yardımcıları herhangi bir kapla, şişe ile ve anne sütü ile beslene üç grup olarak bir deneme yapmıştır. Bu denemesinde parmak emmenin en çok anne sütü ile beslenen, meme emen çocuklarda olduğunu görmüşlerdir.(D. Çağlar 1981) Baş parmağın emilmesi genellikle ilk çocukluk aylarında meydana gelmiş oluyor. Bazen diş çıkarma devresinde ve nadiren de akranlarını akranlarını taklit etmesiyle başlıyor. Bazı hareketler baş parmak emmeye eşlik etmektedir.
  • Kulak çekmek,
  • Başı okşamak,
  • Saç kıvırmak ve çekmek,
  • Battaniye, Pike, yatak çarşafı ve havluyu emmek,
  • Battaniye ile çeneyi ve gözü ovmak,
  • Battaniyeyi yüz üstüne çekmek,
  • El ve kol emmek.
Bir çok çocuklar ellerinde battaniye, pike veya bir kumaş parçası varken parmak emerler. Bir çocuk sadece bir parça ipek kumaşı ağzına almış onu çiğnemiştir. Parmak emmeyi terk etmişti. Ama parmak emme durduktan sonra emme ve ipek kumaş çiğneme ortak bir hareket olarak devam etmişti. (D. Çağlar-1981)

 

 

DİL EMME

 Parmak emmeye benzer bir faaliyette dil emmedir. Dil emme çocuk parmak faaliyetinden alıkonulduğu zaman çocuğun sık baş vurduğu bir harekettir. Bunu her tür çocukta görmek mümkündür. Bu alışkanlık zararsızdır. Genellikle 2 yılda kaybolur.(D. Çağlar-1981) Çocuklarda görülen hastalıkların pek çoğu parmak emmeye bağlıdır diyorlar. Başka bir deyişle parmak emmeyi bazı sapınçlarla ilgili bulanlar varır. Parmak emmenin damak bozukluğuna, damak ve diş deformasyonlarına, hava yutmalarına, bağırsak iltihabı rahatsızlılarına, ağız hastalıklarına sebep olduğu söylenir. Bunlar arasında parmak emmenin dişlerin uygunsuz yerleşmesine sebep olduğu söylenir. Fakat parmak nasırının oluşmasına sebep olmaz. Hiçbir parmak hastalığına da sebep olduğu görülmemiştir. Bu alışkanlık zararlı olarak ta bilinmez. Yukarıda belirtilen hiçbir hastalığında nedeni olduğu kanıtlanmamıştır. Çünkü yukarıda sıralanan deformasyonlara parmak emen ve parmak emmeyen çocuklarda aynı sıklıkta rastlanmaktadır. Pis parmağın emilmesi mikropların ağızdan girmesine sebep olur. (D Çağlar 1981)

 

EMZİRİLEN BEBEKLERDE PARMAK EMME

Annesini düzenli ve yeterince emen bebeklerin diğer yaşıtlarına göre daha az parmak emdiklerini söyleyebiliriz. Genelde anne ğöğsünün boşalıp boşalmadığını bilmez bu işi bebeğe bırakır. Bir bebek biberondaki sütü bitirince biberonu bırakır. Çünkü o havayı emmek istemez. Parmağını emmeye çalışan bir bebek hakkında akla gelecek ilk soru “eğer bırakırsa, bebek daha uzun süre meme emer mi?” Olacaktır. Bu soruya cevap bulabilmek için anneler uygun zamanlarda bebeğin 30 veya 40 dakika meme emmesine müsaade etmelidir. Bebek göğüsteki sütün çoğunu 5 veya 6 dakikada emer. Geri kalan zamanlarda ise emme arzusunu doyuruyordur. Damla halinde gelen süt onu kandırmaktadır. Başka bir ifade ile bebek 35 dakika meme emse 20 dakika emzirilmekten alındığında birazcık daha süt içebilir. Memen emen bir çocuğa istediği kadar emmesi için izin verilince neticeler şaşılacak kadar değişik olur. Bir beslenmede memeyi 10dakikada bırakan bir bebek bir başka beslenmede 40 dakika emmeye emmeye kalkışacaktır. Bu da meme emmenin bebeğin kendi ihtiyaçlarına göre ayarlayabileceğinin bir göstergesidir. (S. Gizer-1998) Emme isteği yeterince doyurulamayan bir çocukta başlangıçta görülen parmak emme alışkanlığına zamanla başka hareketlerde eşlik edebilir. Çocuk kulağını tutabilir, başını sallayabilir, saçını çekebilir, Bazen de eşlik eden hareketler parmak emme kesildikten sonra sürebilir. (S. Gizer 1996) Masturbasyon ve parmak emme her ikisi de elleri kullanarak vücutta bir haz alma ve doygunluk elde etme faaliyetidir. Fakat bunların ikisi arasında bir bağıntı aramak yersizdir, bir yakıştırmadır. Parmak emen çocukların ileri hayatlarında parmak emmeyen çocuklardan daha sık masturbasyon yaptıklarını gösteren bir inceleme yoktur. (D. Çağlar-1981) Parmak emmede çocuklar bir haz elde etme doyum sağlamak için yaparken, tırnak yiyen çocuklar ise gergin, kolayca heyecanlanan ruhsal psikolojik sorunları olan çocuklarda görülür.

 

PARMAK EMMENİN DÜZELTİLMESİ İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER

Anne ve babaya parmak emmenin zararsız bir faaliyet olduğu açıkça anlatılmalıdır. Parmak emmenin biraz önce değindiğimiz gibi diş deformasyonlarına sebep olmadığı, bir hastalık mahiyetinde olmadığı açıkça anlatılmalıdır. Çünkü halk arsında parmak emmenin günah olduğu, çocukların masturbasyon gibi bozuk bir cinsel haz aracı olarak yaptıkları hatta dini bakımdan büyük bir günah sayılacağı ve sayıldığı kanısı hakimdir. Bu batıl inançların silinmesi alınacak tedbirlerin başında gelir. Çünkü buna inanan anne, baba ve aile büyükleri ömür boyu sürecek bu kötü alışkanlıktan çocuklarını vazgeçirmek için çok şiddetli tedbirlere başvururlar. Hatta çocukların parmaklarına acı biberler sürenler, dayak atanlar, ellerini kollarını arkadan bağlayanlar, eline parmaklarına iğne batırıp onlar unutamayacakları acı verecek cezalar uygularlar. Bu tenkitler, azarlamalar, dayak atmalar, parmağa acı sürmeler çocukta olumsuzluğun yükselmesine neden olabilir. Anne babayı rahatsız etmek için bir davranış olarak kalmasını pekiştirebilir.(D. Çağlar-1981) Parmak emme kendi başına çocuklukta ve sonradan uyumu etkileyen bir alışkanlık değildir. Özel bir düzeltici tedbir olmayı da gerektirmez. Ancak parmak emmeye başlayan veya bunu alışkanlık haline getirmiş çocuklara bu alışkanlıkları terk etmeleri için uygun olmayan tedbirlerin, cezaların uygulanması sonucu bir çok uyum ve duyusal problemlerin ortaya çıkmasının nedeni olabilir. Basit bir alışkanlığı terk ettirmek için uygulanan metodlar durumla ilgisi olmayan yeni ve kronik bazı uyum bozukluklarına sebep olabilir. (D. Çağlar-1981) Küçük yaşlarda çocuklar uygun şekilde beslenmelidir. Gıda ve anne sütünün kalitesi yanında çocuğun gıda verilirken tutumuna özel bir yer ve önem vermek gerekir. Çocuk gerek anne memesinden ve gerekse biberonla beslenirken annenin göğsüne onun sıcaklığını duyacak şekilde yaklaştırılmalıdır. Bir taraftan çocuğa gıdası veya meme verilirken diğer taraftan anne çocuğa gözlerinden sıcak sevgi akıtmalıdır. Çocuğun gevşek tutulması, hırpalanarak, azarlanarak gıda verilmesi büyük bir anlam taşımaz, haysiyet sahibi bir gence al zıkkımlan diye yiyecek vermenin yaptığı etkiyi yapar.(D. Çağlar-1981) . Uygar insanların köpekleri beslerken yaptığı içtenliği insan yavrusundan esirgerler. Uygun şekilde beslenme bu problemin ortaya çıkmasında en büyük engel teşkil eder.(D. Çağlar-1981) Belki çocuk parmak emme veya lastik meme emmeden özel bir haz duyabilir. Bu hiçbir zaman zararlı bir alışkanlık değildir. Normal davranışlar ve ilişkiler yoluyla bu alışkanlık 1 yaşının sonunda terkedilebilir.(D. Çağlar-1981) Eğer çocuk yürümeye başladıktan veya 1 yaşından sonrada bunu yapıyor yani parmağını emiyorsa bu çocuğun fazla yorgun, rahatsız, mutsuz, sıkıntılı, üzüntülü olduğunun belirtisidir. Çocuğun durumunun incelenmesi düzeltici tedbirlerin yalnız bir belirti olan parmak üzerinde değil bütün durumu düzeltmeye yöneltilmesi gerekir. Çünkü parmak emmenin asıl nedenleri ortadan kalkmadıkça çocuk parmak emmeye devam edecektir. (D. Çağlar-1981) Çocuğa uygun dinlenme, geniş ve çeşitli faaliyet olanakları, oyun ortamları meşgul olmak için olanaklar sağlanmalıdır. Anne babanın uygun olmayan davranışları düzeltilmelidir. Çocuklara bu alışkanlığından dolayı şiddet hareketleri uygulanmamalı ve çocuk batıl fikirlerle korkutulmamalıdır. Mükafat vaadi, çocuğun bunu terk etme arzusunu ve gücünü harekete getirecek, çeşitli tedbirler çocuğu harekete getirerek çocuğun bunu bırakmasını sağlayabilir. Çocuk parmağını ağzına götürdüğü zaman uyarıcılık yapacak zararsız acı mayi sürülmesi ve geceleri hatta gerekiyorsa gündüz çocuğa eldiven takılması, alışkanlığı sona erdirmesi için iyi bir hatırlatıcı olabilir. Çocuğa bilhassa kendi kendini kontrol etmek için, isterse bu alışkanlığı terk edeceği inancını kazandırmak, alışkanlığı yenmek için iyi bir hatırlatıcı olabilir. Çocuk 4-5 yaşlarına geldiğinde parmağını emmeye devam ediyorsa kendisine telkinlerde bulunmak faydalı olabilir. Çocuğa bu yaptığının çocukça bir davranış olduğu başkalarının gözüne hoş görünmediği onun anlayabileceği bir dille anlatılır. Çocuklar bu yaşlarda genellikle büyük bir insan gibi olmaya, ebeveyni taklit etmeye özenir. Çoğu zaman onlar gibi davranır. Ebeveyn çocuğun bu durumunu çok iyi değerlendirmelidir. Kendilerinin parmak emmediklerini, çünkü bu durumun pek hoş olmadığını söylemeleri çoğu zaman etkili olabilir.(S. Gizer-1996) Çocuğun erken memeden kesilmesinin karamsar, sadist geç memeden kesilmesininse güveli ve iyimser bir kişilik geliştirdiği açıklanmıştır.(H. Yavuzer-1997)   KEKEMELİK NİTELİĞİ1-Kekemelik uygarlıktan etkilenen ve uygarlıkla arttığı söylenilen bir özürdür. örneğin Amerikalı kızırdereli kabilelerinin bazılarında hiç kekeleyen bulunmaığı gibi dillerinde kekemelik karşıtı sözcükte bulunmadığını gösteren araştırmalar vardır.Kekmelik oranı toplumdan topluma, kültüre ve hatta aynı toplumun içinde sosyo-ekonomik düzeye göre bu oran değişebilmektedir.Bizde 760 öğrenciyi kapsayan bir araştırmada oran %2 olarak bulunmuştur.(ÖZSOY,1974) 2-Kekemelik cinslere göre farklılık göstermektedir.Genel olarak kızlara oranla erkek çocuklarda daha sık rastlanmaktadır.Kekemelik erkeklerde kızlara göre daha uzun süren bir sorun olmaktadır. Erkek çocuklarda daha çok görülmesinin sebebi kesin olarak bilinmemektedir.Schuell göre neden şu olabilir.Erkek çocukların, fizik, sosyal ve dil gelişim hızı kızlara oranla daha yavaştır.Bu onları kızlarla eşit olmayan yarışmaya ve kıyaslamaya zorlamaktadır.Bunun sonucu erkeklerde daha çok engellenme güvensizlik ve duraksama görünmektedir.Öte yandan kız çocuklarına her yaşta daha ılımlı davranılmaktadır.Bundan dolayı kekemelik kızlarda daha az görülebilir. 3-Kekemelik genellikle 2-4 yaş arasında oluşan bir özürdür.Bu yaşlar konuşmanın kazanıldığı yaşlardır.Çocuk çoğunlukla kekemeliği okul öncesi çağda geliştirmeye başlamaktadır.İlk çocuklukta başlayan kekemelik yaş ilerledikçe artar.Büluğ çağında kuvvetlenir.18-20 yaşından sonra hafifleyebilir.Kekemelik bazen birden bire, bazen çok hafif belirtilerle başlayabilir. Gelişimi yavaş yavaş olur.Aile ne zaman başladığını bilemez. 4-Çocukların çoğu 2-4 yaş arasında kekemeliğin sınırına gelir.Bazı çocuklarda bu sınır 6-7 yaşa kadar uzanabilir. Çocuk 2-4 yaş dönemi konuşmayı öğrenir.Çocuğun ne söylediğine ve nasıl söylediğine dikkat edilir.Bu dönem çocuğunda düşünme hızı, sözcükleri çıkarabilme hızından fazladır.Bu sebepten çocukta geçici bir kekemelik görülebilir. Bu dön. çocuğun dikkati konuşması üzerine çekilmezse, bu dön. 7-8 yaşlarına doğru düzgün konuşmayla tamamlanmış olur. 5-Kekemelik derece ve süregenlik açısından farklılıklar gösteren bir özürdür.Kekeme her zaman ve sürekli olarak kekelemez.Kekemenin rahat ve düzgün konuştuğu zamanlarda vardır.Orta derecede bir kekeme sözcüklerin ancak %10'nun da kekeler.Kekeme koroda şarkı söylerken, kendi kendine konuşurken, çalışma sırasında konuştuğunda kekelemez.Spor etkinliği sırasında, karanlıkta rahat konuşur. Kekemelik sürekli değildir.Bireyin kekelemediği zamanlar vardır.Bu zamanlar onun ekemelik derecesine ve yaşam havasına göre azalıp çoğalır. Kekemeliğin şiddetide değişebilir.Çocuğun yaşantısı, heyecan, yorgunluk bu değişikliğin nedenlerindendir. 6-Kekemelik gelişimsel bir özürdür.Ğelişimi içinde kekemelik belli bazı dönemlere ayrılıp incelenebilir.Çoğunlukla kabul edileni "birinci dönem kekemeliği" ile "ikinci dönem kekemeliği" diye adlandırılan ikili ayrımdır.

 

BİRİNCİ DÖNEM KEKEMELİĞİ

Kekemeliğin başlangıç dön. diye adlandıra bileceğimiz bu dön.konuşmanın yalnızca sesine ilişkindir.Çocuğun konuşmasında tutulma, duraksama, yineleme dinleyenler tarafından farkediliyor, fakat çocuk bunların farkında değil ve çekinmiyorsa böylesi özürler birinci dön. kekemeliğindir denilebilir.Çevremizde bu tür konuşmalara çok rastlarız.Onun için böylesi belirtiler gösteren her çocuk kekeme değildir.Bunun ölçüsü şudur;Konuşmadaki duraksama, tutulma yineleme ve uzatmalar dinlerken birtek kişinin değilde çok kişinin dikkatini çekiyorsa ve dinleyenin dikkatinin ne konuşulduğundan çok nasıl konuşulduğuna çeviriyorsa o bireyin konuşması birinci dön. kekemeliğe girebilir.

 

İKİNCİ DÖNEM KEKEMELİĞİ

Bu dönem konuşmasında, duraksama, tutulma uzatma ve yinelemelerden başka birtakım yüz, el, kol ve vücut devinimlerinin eklenmesiyle konuşma daha çok nasıl'a dikkat çeker hale gelir.Konuşanda ne söyliyeceğinden daha çok nasıl söyliyeceğine dikkat eder haldedir. Bu dön. kekemeliğinde konuşmanın akıcılığının bozulmasının yanı sıra öncede söylenildiği gibi bir takım görsel belirtilerde ortaya çıkar. Konuşma anında burun deliklerinin fazla açılması, dudakların çarpılması ya da gerilmesi, alt çenenin olağan dışı hareket ettirilmesi, göz kırpmalar boyun kaslarında gerilmeler, kol ve ellerin gerilmesi, bacakların gerilmesi, ayakların tepiklenmesi, karın kaslarının fazla devinmesi gibi durumlar.

 

 

 

 

NEDENLER

Daha öncede denildiği gibi, kekemeliğin nedenleri konusunda birlik yoktur.Bu bakımdan, ortaya atılmış görüşleri olabildiği kadar birleştirerek açıklama yoluna gidilecektir.  1-Kekemelik yapısal nedenli bir özürdür Bu nedeni öne sürenler kekemeliği bedensel fizyolojik ya da nörolojik bir nedene bağlamaya çalışırlar.Örnek verecek olursak; ARİSTOTLE kekemeliği dildeki bir özüre, yapısal bir bozukluğa bağlamaya çalışmıştır. COLOMBAT'a göre kekemelik beyin sinirleriyle, ses çıkarma organlarını devindiren sinir ve kaslar arasında yeterli uygunluk ve beraberlik olmayışından ileri gelmektedir. SCHULTES kekemeliğin hanceredeki ses bantlarında oluşan bozukluktan ileri geldiği görüşündeydi. Bu görüşü savunanlara göre kekeme olan insanlar aslında kekemekliğe uygundurlar.Eğer çevre koşulları kekemeliği önleyecek durumdaysa önemli değildir.Fakat çevre koşulları çocuğun bünyesiyle bağdaşırsa kekemelik gelişir.Bu gruptakiler kekemeliği soylada bağdaştırırlar.Bunlara göre kekeme kişinin soyunda kekeme vardır. Solaklık kekemeler arasında daha çoktur.İkizler arasında kekemelik daha çok görülür.  2-Kekemelik öğrenilmiş bir davranıştır Bu görüşü savunanlara göre; kekemelerle kekeme olmayanlar arasında kalıtım, fizik gelişimi, sağlık, zeka yönünden hiç bir ayrıcalık yoktur.Kekemelik öğrenilen bir davranıştır.Konuşmanın kendisi öğrenilen bir süreçtir. Kekemeler konuşmanın akıcılığındaki tutukluğun yanlış değerlendirilmesi sonucu, bu özrün zorla kazandırıldığı bireylerdir.Konuşma gelişimindeki bu kritik dönemde, ana-baba, öğretmen ve diğer yetişkinler tutulma ve duraklamaya karşı aşırı duyarlılık gösterir, endişelenir ve telaşlanırlar.Bunu çocuğada aktarırlar.Çocuk kekemelik belirtilerini benimser ve bilinçli hale getirir.Sonrada kekeme olur çıkar.  3-Kekemelik bir kişilik bozukluğudur Bu kümede, çoğunlukla ruh bilimciler ve ruhsal sağaltımcılar toplanmaktadır.Bunlara göre kekemelik kişilik bozukluğunun belirtisidir.Kekemelik konuşma bozukluğu değildir. Kekemelik benlik ve rol çatışmasıdır. Birey kekeleyerek konuşmakla düzgün biçimde konuştuğunda doyuramadığı bir takım ruhsal gereksinimlerini doyurmaktadır.Kekemelerde belirli bazı kişilik özellikleri vardır. Bebeksi, zorlayıcı, çekingen, endişeli, güvensiz, bağımlı, yalnız, utangaçtırlar. Kekemelerin aileleri aşrı titiz kuralcı olmakta ve kekemelikte ruhsal etkenlerin payı büyük ölçüde görülmektedir.Eğer bir çocuğu kekeme yapmak istiyorsanız, onu çok kesin kurallara göre hiç yanılgısız ve yalnışsız davranması için zorlayın. Konuşma öğrenilmiş olan işlevlerden biridir.Şayet öğrenilme döneminde, işlev iyice pekişmeden, güçlenmeden bir baskıyla karşılaşırsa konuşma bozuk olur.Bu birinci dön.kekemeliği biçiminde görülür.Konuşma kazanıldıktan sonra herhangi bir baskı karşısında çözülür, bozulursa bu ikinci dön. kekemeliği biçiminde görülür.  4-Bir direniş belirtisi olarak kekemelik Bu görüşte olanların hareket noktası, insan oğlunda değişikliğe karşı bir direnmenin var oluşudur.Değişiklik fizyolojik organik olduğu gibi ruhsal ve sosyal olabilir. Eğer birey direnmeye neden olan bir durumun etkisi altındayken konuşmaya zorlanır ya da kişi kendini kendini konuşmak için zorunlu hissederse, direnme etkisini onun konuşmasında gösterir.  5-Kekemelik tek bir nedene bağlanamaz Bu görüşte olanlara göre kekemelik her zaman bir tek nedene bağlı olarak açıklanamaz. RİPER'a görekekeme çocuklar duygusal çatışmaları olan bir geçmişe, konuşmada olağan sayılacak tutukluğu kekemelik diye tanılayan bir aileye;kendilerini kekemeliğe kadar götürebilecek uygun bir bünyeye;konuşmalarının akıcılığını engelleyen bir çevreye ve sınırlı hoş görüye sahiptirler.

 

ÖZRÜN DÜZELTİLMESİ

Kekemelikte özrün düzeltilmesi "tanılama" ve "sağaltım" alt başlıkları altında açıklanacaktır.

 

TANILAMA

Özrün düzeltilmesi, konuşmanın geliştirilebilmesi için özürlü bireyin tanınması ve özüre ilişkin doğru bir tanının konulabilmesi önemlidir. Kekemeliğe özgü olarak kekemeliğin; gelişim biçimini, olasılı nedenlerini, devam etmesini ve ağırlaşmasını etkileyen koşulları, sağaltımında yardımcı olabilecek koşulları ortaya çıkaracak türden bilgilerintoplanılmasına yardımcı olabilecek koşulları ortaya çıkaracak türden bilgilerin toplanılmasına özen gösterilmeli.Bunu sağlayabilmek için çocuğun kendisiyle ve çevresiyle gerektiği kadar görüşme yapılmalıdır.Bu incelemeler sırasında kekemeliğin belirtileri, kekemelikle birleşen diğer olumsuz özelliklerin neler olduğu, kekelenen durum ve koşulların neler olduğu, kekemeliğin ağırlık derecesi, yakınların kekemeliğe ve çocuğa karşı tutumu, çocuğun duygusal uyumu ve gelişimi, sağlık durumu gibi bilgiler toplanmalıdır. Her incelemede olduğu gibi bu tür inceleme sonunda da uzman;Çocuğun hangi dönem kekemesi olduğu, kekemeliğin olasılı nedenlerini, kekemelikle birleşen başka özellik olup olmadığını, kekemeliği ağırlaştırıcı konular varsa neler olduğu, çocuğun ve ailenin sağaltıma karşı tutumlarını, sağaltımın ne kadar yararlı olabileceğini belirten bir özet rapor hazırlanmalıdır. Sağaltımın ne kadar yararlı olabileceğini kestirmek için yukarda belirtilen hususlara ilişkin bilgilerin yeterli ve doğru olmasına çalışılmalıdır.

 

SAĞALTIM

Kekemeliğin nedenini yapısal bozukluğa bağlayan ya da o görüşte olan uzman sağaltımda o yöne ağırlık verecektir.Kekemeliği bir kişilik bozukluğu olarak gören uzman ise ruhsal sağaltım savunur ve onu uygular.Kekemeliği başlatan nedenler ruhsal olmasa bile sonradan, kekemeliğin bir ruhsal sorun haline düştüğü açıktır.B bakımdan kekemeliğin düzeltimesinde ruhsal sağaltım ile konuşma sağaltımın birlikte düşünülmesi gerekmektedir. Konuşma sağaltımı ve ruhsal sağaltım yöntemleri kekemeliğin birinci ya da ikinci dön. oluşuna, ağırlık derecesine, bireye ve sahip olunan olanaklara bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Sağaltımda bir genel kural kekemeliği yaratan, sürdüren ağırlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılması ya da etkilerinin azalktılmasına çaba göstermesidir. Kekemeliğin sağaltımı birinci ve ikinci dönem oluşuna göre farklılıklar gösterir.

 

BİRİNCİ DÖNEM KEKEMELİĞİN SAĞALTIMI

Birinci dön. kekemeliğiyle 5-6 yaş çocuğu konuşması arasında ayrım yapmak oldukça güçtür.Bazen aile çok fazla titizlik gösterir.Çocuklarının konuşmasında görülen olağan sayılabilecek akıcılık bozukluğunu kekemelik sanır.Bu gibi durumlarda, aileyi çocuklarının kekeme olmadığı konusunda inandırmak gerekir.

 

SAĞALTIMIN AMACI

Birinci dönem kekemelğinde sağaltındaki amaç;kritik olan bu konuşma döneminde çocuğun en az zararla atlatmasını sağlamaktır. Çoğu durumlarda çocuk konuşmasında akıcılık bozukluğu olduğunu ya da kekelediğinin farkında değildir.Bu gibi durumlarda ikinci amaç çocuğa konuşmasında bozukluk olduğu hissettirilmemelidir. Birinci dönem kekemeliğinde sağaltım çoğunlukla dolaylı olmaktadır.

 

Dolaylı sağaltım çalışmaları

Bu tür çalışmalar çocuğun çevresindekilere yöneltilen ya da yöneltilmesi gereken çalışmaları kapsamaktadır.  1-ANA BABAYI KAYGIDAN KURTARMA Çocuğun kekelediğini düşünüp telaşa kapılan ailenin bu telaş ve kaygıdan kurtulması önemlidir. Çocuğun konuşmasına konulan tanı aileye ustalıkla söylenilmelidir.örneğin;"evet çocuğunuz kekeliyor.Fakat kekemeliği çok değişik.Biz buna birinci dön. kekemliği diyoruz.Aslında bu tm kekemelik sayılmaz.Zaten konuşması akranlarından çok az farklı.Bu farkı daha da azaltabiliriz" denilebilir. Aileye konuşma gelişimi hakkında bilgi verilmelidir.Örneğin; 1-Her çocuğun kendine özgü konuşma gelişim hızı olduğu söylenebilir. 2-Çocuğun aile içindeki yeri ve sırası, cinsiyeti, zekası, ana babanın konuşma becerisi ve düzeyi çocuğun konuşma gelişimini etkiler.Bunlar çocuğun kendi elinde olmayan durumlardır.Bu etmenlerden dolayı çocuğu sorumlu tutmak yararsız ve yersizdir. 3-Soğuk kanlı ve kararlı aileler telaşlı ailelere göre çocukların konuşmasında daha yararlıdır. 4-Büyükler çocuğa konuşmayı sevilir hale getirmelidir.Çocuklar konuşmaya özendirilmelidir. 5-Akıcı konuşma bir anda olmaz.Zaman gerektirir.Bunun içinde biraz sabırlı olmak gerekir. 2- ANA-BABANIN BEKLENTİ DÜZEYİNİ GERÇEĞE İNDİRME Aile, daha bebek dünyaya gelmeden bir beklenti içinde olmaktadır. Kafalarında bir tür ideal bebek tasarlamaktadırlar. Bundan dolayıda bebek olduğu gibi değilde olması gerektiği gibi görülür, görünmek istenir.Bu konuda yapılabileceklerden birisi, aileye çocuğu tanıtılmalıdır. Sağlık durumunu, fizik gelişimini, zihin, duygusal, sosyal gelişimini, ilgilerini farkettirmek, ona o gözle bakmalarını sağlamak gerekir.Bu konuda diğer yapılabilecek, çocuğun gelişmesi ve eğitimi konusunda kendilerinin sahip oldukları olanakları düşünmektir. Aileye, sahip olduğu olanaklarla gerçekte çocuğun istenilen düzeye çıkarılıp çıkarılmayacağının düşündürülmesidir. 3- ÇOCUĞUN TÜM GELİŞİMİNDE HIZLANDIRICI ÖNLEMLER ALMA Çocuğun, konuşma özürünün üstesinden gelebilmesi onun tüm gelişimiyle sıkı sıkıya ilgilidir. Çocuğun bedenen sağlıklı olmasına özen gösterilmelidir. İstirahatı, beslenmesi düşünülmelidir. DOĞRUDAN SAĞALTIM ÇALIŞMALARIBundan önce açıklanan çalışmalar ve alınan önlemlerde uzman daha çok ikinci plandadır. Birçok olgularda böylesi dolaylı yöntemler etkili olur ve çocuk dönemi sağlıklı olarak atlatır. Fakat bazen etkili olmaz. Çocuğun kendisiyle çalışmak gerekir. Bu gibi durumlarda aşğıdaki hususların dikkate alınması yararlı olur.(1) Çocuğun kekemeliği düzeltilmeye değil tüm konuşması düzeltilmeye çalışılmalıdır. Çocuğun dikkatini konuşması üzerinden başka tarafa çekmek yararlı olur. Çocukta kekemelik dışında konuşma güclükleri varsa düzeltilmelidir ( ekleme bozukluğu, ses bozukluğu gibi ). Çocuğun kendine güveni artar. Çocuğun kişiliğini güclendirmek yararlıdır. Birinci dönem kekemelerinin bir çoğu, onlara yeni beceriler ve sosyal yandan kabul görecek özellikler kazandırmak düzeltilebilmektedir.(2) Oyun sağaltımına yer verilmelidir. Birinci dünem kekemeliğinde oyun sağaltımının yeri büyüktür. Uzman çocukla iyi ilişki kurar. Kendini sevdirirse başarılı ilk adımı atmıştır. Uzman çocukla herhangi bir oyun oynarken kendi kendine yüksek sesle oyunla ilgili konuşmaya başlar. Bu sırada uzman, çocuğun konuşmasındaki akıcılığın temelini yakalamaya çalışır. Akıcılığın temeli, çocuğun kekeleme belirtisi göstermeden konuşabildiği konuşma hızıdır. Temel hız saptandıktan sonra uzman, konuşmasını yavaş yavaş hızlandırır. Çocuktanda hızlandırmasını ister. Çocuk kekeleme belirtisi gösterirse uzman konuşmayı durdurur ve yeniden temel hıza döner. Bunun dörten fazla yapılması gerektiği söylenir. ( Riper, 1963, SS. 359-361 ) Çocukla yapılacak çalışmalarda, çocuğun gerginliğinin azaltılması ve rahatlatılması önemlidir.İkinci dönem kekemeliğinin sağaltımınında değişik yöntemleri kullanılmaktadır. SAĞALTIMIN AMACI Çağdaş konuşma sağaltımında kekemelik için saptanan değişik amaçlar şöyle maddelenmiştir.1)      Bireyin genel güvenini ve moralini geliştirmek2)      Durumsal ve sessel kaygısını azaltmak3)      Kekemeliği pekiştirici etkileri azaltmak4)      Konuşmanın mevcut akıcılığını geliştirmekYukarıdaki amaçlar dikkate alındığında, yapılacak sağaltım çalışmaları iki kümede toplanabilir. 1-Kekemeliğin belirtilerini ortadan kaldırma 2-Ruh sağaltımı

 

KEKEMELİĞİN BELİRTİLERİNİ ORTADAN KALDIRMA

 Bu yaklaşımın hareket noktası, her kekemenin bu belirtiden kurtulmak istediği ve arayış içinde oluşudur. belirtileri ortadan kaldırmaya yarayacak çalışmalar şöyle sıralanabilir. 1-Kekemeliği oluşturan, sürdüren, ağırlaştıran etmenler ortadan kaldırılmalı 2-Çocuk problemin farkına vardırılmalı, özürü yenmesi için istekli hale getirilmeli 3-Kekemeliğin belirtileri fark ettirilmelidir. 4-Kekemelik çocuğun ve çevrenin hoş görü düzeyine indirilmelidir. 5-Özellikle solunum araştırmaları üzerinde durulabilir.Genellikle, kekemelerin konuşma sırasında soluklarını iyi kullanamadıkları görülür. Soluklarını iyi kullanır hale geldiğinde konuşması olumlu yönde değişiklik gösterecektir. 6-Kekemeye söylenenleri yineleterek onun konuşma hızını, vurgusunu da değiştirmek elimizdedir.Uzman, çocuğun durumuna uygun tümceler seçerek çocuğun söylenilenleri yinelemesini ister.Böylelikle çocuk öykünme yoluyla konuşmasını düzeltecektir.

 

RUH SAĞALTIM

Kekemeliğin belirtilerini ortadan kaldırmak önemlidir.Fakat kendi başına yeterli değildir.Kekemenin kendisine, konuşmasına, çevresine karşı olan tutumunu değiştirmek gerekir. Ruh sağaltımı ile konuşma sağaltımının iş birliği önemlidir.Konuşma sağaltımı esas alınarak aşağıdaki çalışmalar yapılabilir. 1-Özrünü tanıtma;Çocuk ayna karşısında konuşturularak, konuşmasını banda kaydedip tekrar kendisine dinletilerek çocuğa özrü tanıtılır. 2-Kendini tanıma ve anlamasına yardım etme;kekeme çocukta kendini daha çok kekeleyen bir kişi olarak görme alışkanlığı olduğundan diğer özelliklerinin farkında değildir.Bunlar çocuğa fark ettirilirse çocukta konuşma düzelecektir. 3-Boşalmasına yardımcı olma;kekemelerin konuşmasındaki özüründen dolayı sürekli bir gerilim içinde oldukları bilinmektedir.Onları bu gerilimden kurtarmak için dikkatleri başka yöne çekilebilir.(resim, şiir, düzyazı vs) 4-Başkalarını tanıma ve anlamada yardımcı olma;Kekeme çevresindekileri hep kendiyle alay eden, küçük gören, hor gören insanlar olarak görebilir.Çocuğa çevresindekilerinin iyi yönlerinin olabileceği buldurulmalıdır.(Eğitsel kol çalışmalarına katılma, gezi gözlemler gibi) 5-Çocuğa güç kazandırma;çocuğun kekemeliğinden dolayı yitirmiş olduğu güven duygusu, başka özellikleri güçlendirilerek sağlanabilir. 6-Konuşma etkinliklerine katılım sağlama; çocuğa konuşma başarı hazzı tattırılmalı.Sesli düşünme etkinlikleri yapılmalı.Yüksek sesle konuşma ve okuma çalışmaları yaptırılmalıdır. 7-Uzman, ana baba ve sınıf öğretmeniyle yapılacak işbirliği çok önemlidir.

 

SINIF ÖĞRETMENİNE DÜŞEN GÖREVLER

birinci dön. kekemeliğinde öğretmen şunlara dikkat etmelidir. 1)Çocuğu kekeme diye damgalamayınız. 2)Çocuğun konuşması üzerine aşırı titizlik göstermeyiniz. 3)Çocuğu konuşmada acele ettirmeyiniz. 4)Hiç bir zaman çocuğa "dur, acele etme", "yeniden başla", "önce derin bir nefes al" gibi uyarılarda bulunmayınız.Bütün bu uyarılar çocuğun dikkatini konuşması üzerine toplar. 5)Çocuk konuşurken onun dudak hareketlerine değil gözünün içine bakınız. 6)Sınıfta rahat bir hava oluşturun 7)Hızlı konuşmaktan, askerce emirler vermekten sakının 8)Alayı ve acı şakaları disiplin yolu olarak kullanmayınız. 9)Çocukla samimi ve candan ilgilenin 10)Çocuktan yapabileceğinin üzerinde şeyler beklemeyin. 11)Sınıfın kekeme çocuğa karşı durumunu kontrol edin. 12)Sınıfta yapılacak koro çalışmaları, toplu söylenen marşlar, ritmik etkinliklere kekemenin de katılımı sağlanmalıdır. 13)Çocuğun başarılı olduğu işlerde kendini sınıfa kabul ettirmesine yardımcı olunuz. 14)Sınıfta yapılan küme çalışmalarında ona görev veriniz. 15)Kişisel kusurlarını azaltmaya yardım ediniz. 16)Çocukların yanında başkalarıyla onun özürü hakkında konuşmayınız. 17)Ona konuşmaya yönelik özel ödevler veriniz. 18)Aileyi tanıyıp onlarla iş birliği yapınız. İkinci dön. kekemeliğinde öğretmene düşen görevler. 1)Kekeme, kekemelik, kekemelik gibi sözcükleri kullanmaktan sakınınız. 2)Onun konuşmasını olduğu gibi kabul ediniz.Siz kabul ederseniz bunu çocukta kabul eder. 3)Çocuğun en az kekelediği durum ve koşulları saptayınız. 4)Çocukla problemi hakkında konuşunuz. 5)Çocuğun kekemeliğine kendinin gülebilmesini sağlayınız. 6)Çocuk kekelemeden konuştuğunda farkına varınız ve beğeninizi belli ediniz. 7)Konuşurken çocuk belli bir tutulma gösterirse çocuğun dikkati başka yöne çekilmelidir. 8)Çocuk konuşurken bir sözcük yada seste tutulursa onu tamamlamak için yardım etmeyiniz. 9)Her türlü konuşma pekiştirme etkinliklerine sınıfta yer veriniz.

 

 

TİKLER

 İstemli çalışan çizgili beden kaslarında istem dışı ortaya çıkan aralıklı kasılmalardır. Bu kasılmalar bir kas ve odak grubunda olabileceği gibi birkaç kas ve adale grubundan da olabilir. Tikler yer ve biçimde değiştirebilir; Ancak bir süre sonra belli bir yerde (kasta) yerleşip kalır. Hareket çoğu zaman kişi tarafında olmadan tekrarlanır. Erkek çocuklarda daha çok görülür. Genellikle 6 yaşından sonra fazla görülmeye başlar. En çok 8-12 yaşlarında rastlanır. Okul öncesinde göz kırpma gibi basit tikler görülebilir. Bu da ön ergenlikte kaybolur. Tikler ergenlik çağında kaybolur. Yetişkinliğe uzananları da vardır. En fazla yüz ve boyunda görülür. Tikleri genellikle aşağıdaki yerlerde ve şekillerde görürüz .
  • Göz kapaklarının fazla açılıp kapanması
  • Göz kırpmalar ile yüz ve yanak adalelerinde oluşan tikler. Göz kırpma en sık görülen tiktir. Çünkü her tür tehlikeden sakınmak için göz kırpılır.
  • Baş oynatma (Yaşanmış bir olayı görmemek için bilinçsiz bir sakınma tepkisi olarak yorumlanır)
  • Boyun adalelerinde oluşan tikler
  • Sinirsel kökten gelen öksürmeler şeklinde oluşan tikler.
  • Gerekmediği halde burun çekme, üst dudakla birlikte yapılan tikler.
  • Yutma veya yutar gibi hareket etme
  • Boğaz temizler gibi hıçkırmak, boğaz temizlemeye zorlamak
  • Omuz silkme
  • Parmak çıtlatma
  • Dizini veya ayaklarını sallama
  • Sık sık gözleri alışılmamış şekilde ayırmak
  • Kolları sallamak
  • Kulaklarını oynatmak, kaşları sık sık kaldırıp indirmek. Bu daha çok fala göz açmaya eşlik eden bir tiktir.
 TİKLERİN NEDENLERİTiklerin oluşmasında en fazla ruhsal nedenler söz konusudur. Tikler genellikle iç gerilimlerin veya çatışmaların yansımasıdır. Kişi tikleri sayesinde bu gerilimlerden kurtulma çabası verir. Tiklere engel olmaya çalışıldıkça daha da artış gözlenir. Duygulanma, üzüntü, yorgunluk arttıkça tiklerde artış gösterir. Tiklere neden olan ruhsal etkenlerin başında erken yaşlarda başlayan ve süren korku, tedirginlik , kaygı, gerginlik vardır. Çevresinde, kavga, güvensizlik, tedirginlik yaşamak. Çevresiyle çatışma halinde olmak. Birden aşırı korku, coşkunluk, yorgunluk öfke, acı gibi durumlar yaşamak çocuklarda tiklerin oluşmasına sebep olabilir. Ruhsal etkenlerin yarattığı tiklere örnekler: 9 yaşındaki bir kız çocuğu aile içinde yaşadıklarını psikoloğa şöyle anlatmıştır. “Kardeşim beni çok rahatsız ediyor. Bana vuruyor. Buna karşılık babam beni suçluyor. Babam eve geç geliyor. Babamın gelmemesinden korkuyorum. Annem babam sık sık kavga ediyorlar.”Çocuğun aile içinde yaşadığı korku, tedirginlik, kaygı gibi durumlar onda ağız ve burun tiki onda ağız ve burun tiki oluşmasına sebep olmuştur. Göz ve boyun tiki olan erken okula başlamış 6 yaşındaki çocuk 10 yaşındaki Abisini örnek almıştır. Abisinin oyun grubuyla oynamak istemiş, gruba katılmış fakat uyum sağlayamamıştır. Ailede ve okul çevresinde yaşadığı bu kırıklık onda göz ve boyun tiki geliştirmesine sebep olmuştur. Tiklerin oluşmasındaki bu neden tamamlanmamış bir hareketin temsilcisi şeklinde olabilir. Örneğim çocuk vuruculuk, kırıcılık, saldırganlık gibi dürtülerini dışa vuramaz. Bilinç altındaki bu istekler çocuğun devamlı el kol hareketleri yapması şeklinde temsil edilir. Tiklerin nedenlerinden biride istemsiz olarak tekrarlanan hareketlerin zamanla alışkanlık olması ve daha sonrada otomatik olarak yinelenmesi seklinde olabilir. Örneğin göz kırpma başlangıçta göz rahatsızlığı veya yorgunluğa tepki olabilirken daha sonra otomatikleşerek tiki oluşturabilir. Boyun silkme kolalı bir gömleğin rahatsızlığından kurtulmaya çalışırken alışkanlık olan ve otomatikleşen bir tik olabilir. Omuz silkme, kaş kaldırma başlangıçta bir ret işareti olurken alışkanlık olur ve tike dönüşebilir. Tiklerin nedenlerinden biride taklittir. Çocuk çevresinde bulunan anne babasını, arkadaşlarını, öğretmenini taklit ederken, onların davranış kusurlarını da edinebilir. Zamanla bu hareketleri taklit eden çocukta tik gelişebilir. İstemsiz kasılmanın ortaya çıktığı bölgeye ya da organa ilişkin uzun süren fiziksel bir tahrişte tike neden olabilir. Bu fiziksel tahrişler arasında uzun süre devam eden düzeltilemeyen görme bozuklukları, burun akıntısı, boyun ağrıları sayılabilir.  TİKLERİN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ Kanner’e göre, tiklerde belirgin kişilik özellikleri aşağıdaki alanlarda belirgin şekillerde görülmektedir.
  • Belirgin şekillerde huzursuzluk gösterirler.
  • Fazla hassas ve duyarlıdırlar. Alınganlıkları fazladır.
  • Kendi kendine bilinçli, kendini oldukça bilen.
  • Şımarıklık eden ve kolayca kaynayan
  • Haris ve kaprislilik
  • Bencillikleri fazladır.
  • Fazla heyecanlı, kolayca kızan, bozulan bir durumdadırlar. Kolayca yorgunluk ve yılgınlık gösteren bir durumdadırlar.
 TİKLERİN TÜRLERİ Tikleri 4 tip olarak incelemek mümkündür.
  • Yumuşak ve geçici olan tikler: Bu tikler genellikle çocuğun evde ve okulda yüksek gerilimlerine karşı olan bir tepkinin temsilcisidirler. Gerilimler kaybolduğu zaman bu tiklerden kurtulabilir.
  • Ciddi, kronik tikler: Bunların sayıları azdır. Düzeltici tedbirlere karşı devamlı direnme gösterirler. Bu tiklere sebep olan mekanizmalar kesin olarak bu güne kadar keşfedilmemiştir.
  • Giles tiki-tourette: Giles tarafından bulunduğu için bu ad verilmiştir. Tourette tiki genellikle yüz, boyun, el ve ayaklardaki istemli adelelerin zorlayıcı sert vuruşları, müstehcen konuşmaların kullanılışı, işitilen kelime ve ibarelerin tekrarı, birden görülen geçip giden hareketlerin tekrarı olarak karakterize edilir. Hastalık 10 yaşından önce motor hareketlerin anormallikleriyle başlar. Sonra kelime ve ibarelerin tekrarı daha sonrada müstehcen konuşma başlar. Kız ve erkeklerde aynı sıklıkta görülür. Her iki cinste aynı oranda etkilenir. Bu tip tikleri onların aile geçmişi incelendikçe, soylarında belirgin şekilde duygusal, ruhsal ve zihinsel bozukluklar gösterenlere rastlanmaktadır. Hareketler kuvvetli duygusal uyaranlar veya sesler tarafından oluşur. Genellikle uykuda kaybolur. Ara sıra bilhassa ateşli hastalıklar sırasında bu tiklerde bir hafifleme görülür. Bir çok vakalarda fiziki ve zihni durum normaldir. Fakat bazı hastalar zihni bozukluklardan ve zihni psikozlardan rahatsızdırlar. Belirtilerin başlangıcından önce hasta genellikle itaatkar ve çok uygun davranışlı bir hadde kadar her şeyinin mükemmel olduğunu kabul eder durumdadır. Davranış ve kişiliği hastalığın başlaması ile değişiklik gösterir. Düzeltici tedbirlere rağmen belirtiler azalmamış ise hastalığın teşhisi uygun yapılmamıştır.
  • Postencephalitis: Hareketler yakın olarak psikojenik tiklere benzer, ensefalitlerin kronik basamağında nadiren görülürler. Basit göz seğirmesine benzer olabilirler. Bazen yıllarca devam eder ve birden bire kaybolabilirler. Hareketler daha çok psikolojik faktörlerce etkilenirler ve muhtemelen organik sebeplere bağlı olabilirler.
 DÜZELTİCİ ÖNLEMLER Küçük tikler genellikle geçicidirler. Özel bir ihtimam ve bakım gerektirmezler. Ciddi ve ağır tikler devamlılık gösterirler. İmkanı varsa fiziki kaynaklar ve nedenler aranmalı, bulunmalı ve ayrılmalıdır. Çocuğun ailedeki, okuldaki ve yakınları ile olan çatışmaları ve bunların nedenlerinin bulunup ortadan kaldırılması uygun ve köklü tedbirlerdir. Taklit etmekten çocuğun dikkatini çekmekten, tenkit etmekten, akranları ile kıyaslanmaktan sakınılmalıdır. Yeteneklerini iyice saptamadan, bir çok derslerde daha başarılı olmaya zorlanmaktan çekinmek gerekir. Hakaret, azarlama, izzeti nefislerinin kırılması ve bu çocuklara dayak atılması tiklerin daha da artmasına ve buna eşlik eden bir seri duygusal bozuklukların ortaya çıkmasına sebep olabilir. Ana-babanın çocuğun bu halinden utanması çocuğu utandırması olumlu bir tedbir olmaktan uzaktır. Devamlı olarak ana-babanın çocuğu kendi arzularına ve usullerine uydurmaya çalışması, yanlış bir tedbirdir. Çocuk bol bol dinlendirilmeli, bedenen uygun ihtimam görmelidir. Bazen gerekiyorsa okul dışı, ders dışı spor ve benzeri etkinlikler azaltılmalıdır. Gerekiyorsa, okulda çocuk arkadaşları ve öğretmenleri tarafından durumuna anlayış gösterilmiyorsa çocuğun okulu değiştirilmelidir. Diğer taraftan az aktif, yalnızlık içinde bulunan çocukların grup etkinliklerine katılması teşvik edilmelidir ve sağlanmalıdır. Benzedrine ve aynı terkipteki ilaçlar belki gerilimleri ve endişeleri azaltmak ve yatıştırmak için faydalı olabilir. İlaçlar teskin edici tesir gösterirse hareketleri kolaylaştırabilir. Doktor tavsiye ederse ilaç verilmelidir. Çocukta tik görüldüğünde, bir pedagog ya da çocuk ruh sağlığına başvurmak gerekir. Tike neden olabilecek organik etkenlerin dikkatle ele alınması, varsa bu tür bozuklukların tedavisi yoluna gidilmelidir. Tiki oluşturan nedenler ruhsal kökenli olduğu takdirde çocuklara oyun terapisi, psikoterapi yoluyla, ergenlere grup terapisi, psikodrama ya da psikoterapi yoluyla gerekli psikolojik tedavi uygulanmalıdır.   ÇEKİNGEN ÇOCUKLAR

 

Çekingen Çocuğun Tanımlanması

Bu çocuklar yaşıtları ile ilişki kurmada zorlanırlar, arkadaşları ile birlikte olmaktansa yalnız kalmayı tercih ederler, yaşıtlarından çekinirler, bazı hallerde kendilerinden küçüklerle bir araya gelirler. Birisi onlara çok yaklaşırsa ondan uzaklaşmak suretiyle tepkide bulunurlar. Annelerinin yanından ayrılmazlar hatta babalarıyla ya da büyükanneleriyle yalnız kalmaktan kaçınırlar. Annelerinden ayrıldıklarında ilk tepkileri ağlama olur. Kendilerini sözlü olarak ifade etmekten çekinirler, kendilerine soru sorulduğunda bazen cevaplandırmaktan kaçınırlar, başlarını öne eğerler, nadir hallerde de göz veya baş hareketi ile cevaplandırmakla yetinirler. Çoğunlukla güvensiz ve huzursuz çocuklardır. Araştırma bulgularına göre bazılarında saldırganlık duyguları görülebilir. Çekingen çocuklar okul ortamı veya arkadaş grubu içinde olduklarında oyuna katılmak isteseler de kendilerinde bu cesareti bulamazlar. Mutlaka birisi onları elinden tutup oyuna sokmalıdır, oyuna girdikten sonra da mutlu oldukları dikkati çeker. Çekingen çocuklar aynı zamanda onlardan ne beklediğini veya yeni bir durumu nasıl ele alacaklarını bilmediklerinde, özellikle yeni bir iş karşısında kaldıklarında normalin üstünde bir huzursuzluk gösterirler. Örneğin doktorların çocukları muayene etmeye geleceği söylediğinde çekingen çocuklar ağlamaya başlarlar, okuldan kaçmaya çalışırlar. Çekingen çocukların çoğunun sınıfta sevdikleri bir yer vardır. Bu yer genellikle faaliyetlerden, kalabalıktan uzak ve rahatça oturabilecekleri bir minder üstü veya düz bir yerdir. Burada olup biten şeylerin çoğuna karşı ilgisiz ve bir çoğundan habersizdirler. Onların çok az şeye karşı ilgi gösterdikleri ve kendilerini rahatlatmak için sık sık parmak emdikleri, ileri geri sallandıkları, mastürbasyon yaptıkları veya kendi saçlarını ve kulaklarını çektikleri görülür. Çekingenliğin Nedenleri :
  • Aile baskısı veya ailenin çocuğu çok koruyucu olması.
  • Çevrenin etkileri
  • Çocuğun kendisi bir şeyler yapmak ister ve bunu başaramazsa çekingen olur ya da bir işe başlamadan önce başarısızlık korkusu hissederse çekingen olur.
  • Çocukların söylediklerine aldırış edilmemesi, fikrinin sürekli eleştirilmesi
  • Çocuktan yaşı ve kapasitesi dışında davranışlar beklemek
  • Çocuğun çabasına karşı tepkisiz kalmak, onu hiçbir şekilde yüreklendirmemek çekingenliğin nedenlerindendir.
 ÇEKİNGEN ÇOCUĞUN SOSYALLEŞTİRİLMESİ Öncelikle annelerinden kopmalarına yardım etmek, sonra bir arkadaşla birlikte olmalarına fırsat vermek, daha sonrada bir arkadaş grubu ya da faaliyet grubuna girmelerini sağlamak gerekir. Başarılı ve mutlu olacakları bir alanın keşfedilmesi onları huzurlu kılar.  ÇEKİNGEN ÇOCUĞUN UYUM SORUNUN GİDERİLMESİNDE ÖĞRETMENE VE OKULA DÜŞEN GÖREVLER:
  • Öğretmen, çocuğun kabuğundan çıkmakta güçlük çekeceğini kabullenmeli ve sabırlı olmalıdır.
  • Çocuğu ilk günden faaliyete katılmaması için zorlamamalıdır, hoşlandığı faaliyetleri bir süre karşıdan izlemesine izin verilmelidir.
  • Zaman zaman bir köşede yalnız oynamasına izin verilmelidir.
  • Öncelikle öğretmen kendisi çocukla diyolog kurmalı sonra tek arkadaşla diyolog kurması sağlanmalıdır.
  • Çocuğun çekingenliğinin sebebi araştırılmalıdır.
  • Çekingenlikten kurtulabileceği su, kum, kil, çamur, boya gibi malzemeleri kullanmaya teşvik edilmelidir.
  • Yaratıcı faaliyetlere yönlendirilmelidir.
  • Dramatik oyunda rahatlaması sağlanmalıdır.
  • Çocuğa başarı ve deşarj alanları bulunmalıdır.
  • Çocuk en ufak bir başarısında öğretmen tarafından yüreklendirilmeli.
  • Düzenlenmiş faaliyetler esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir? Çocuktaki çekingenliğin çok değişik sebepleri vardır ve problemin kaynağı, çocukla nasıl bir çalışma yapılacağını etkiler. Çekingen çocukların çoğu sizin onunla ufak ilgilenmenizle açılıp konuşmaya başlarlar. Sınıfınızda nasıl bir davranış istediğini bilen ama işbirliği yapmak istemeyen çekingen bir çocuk bulunabilir. Bu çocuk yeni faaliyetlere başlamaktan korkan ve bundan dolayı sizden fazladan teşvik isteyen bir çekingen çocuk bulunabilir. Böyle bir çocuğun herhangi ufak bir gayretinden dolayı aferin diyerek veya okşayarak takdir ediniz. İşinde ufakta olsa bazı başarılar elde ettikten sonra işbirliği yapmak ona daha kolay gelir.
  • Halka şeklinde çalışma esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir? Halka şeklinde çalışmaya katılması için çocuğa baskı yapmak iyi değildir. Bu çocuklara karşı yavaş ve onlardan az iş isteme seklindeki bir yaklaşım genellikle daha çok etkilidir. Çocuğa yapılanları seyretmesi konuşulanları dinlemesi için izin verilmelidir. Çocuğun ilk iletişim teşebbüsüne dikkat edilmelidir. Çocuğun isteğine veya sorusuna hemen cevap verilmeli ama bu onu susturacak şekilde bir cevap olmamalıdır. Çocuğun kendine karşı güveni arttıkça grup çalışmasına daha istekli olacaktır.
  • Öğretim esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir? Bireysel dikkat gösterilir ve bireysel talimat verilirse çekingen çocuk verilen işi en iyi şekilde yapabilir. Bununla beraber çekingen çocuk başkalarının kendisine yaklaşmaktan huzursuzluk duyduğu için ona yaklaşmak zor olabilir. Bunu için siz çocuğun işine karışmayan onu sakinleştiren biri olarak görülmelisiniz. Çocuğun dili gelişmemiş olabileceğinden, yavaş ve açık konuşmaya, istenilen şekilde hareket etmeye çalışmalısınız. Çocuk sizinle göz göze gelmekten çekinebilir ve sorularınıza cevap vermeyi reddedebilir. Eğer çocuk sorularınıza cevap vermeyi reddetmeye devam ederse çocuğun sevebileceği başka bir faaliyet bulmaya çalışmalısınız. Eğer çocuğa sevebileceği başka bir faaliyet bulamazsanız çocuğun oturup diğerlerini seyretmesine izin verilmeli ya da istediği zaman oynayabilecekleri oyuncakları ve kullanabileceği malzemeleri yanına koymalısınız. Devamlı ilgi veya kontrol çocuğu daha çok çekingen yapabilir.
  • Dışarıda oyun esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir? Dışarıda oynanan oyunlar çocukların: Sosyal becerilerinin, akranları arasında etkileşimin, anlama becerilerinin gelişmesine yardımcı olur. Çekingen çocuk oyun yerinde özel bir dikkati gerektirir. Bu durumda çocuğu birkaç basit faaliyet içine sokmayı denemelisiniz. Bu çabanız uzunca bir süre alabilir. Çocukta birkaç beceri elde ettikten sonra faaliyetleri diğer becerileri de içine alarak genişlete bilirsiniz. Yavaş yavaş bir defasında bir çocuk olması şartıyla diğer çocukları da faaliyete sokabilirsiniz.
  • Düzenlenmiş oyun esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir: En iyi tutum işbirliği yapması için çocuğa baskı yapmamaktır. Sadece faaliyeti seyretmesi ve anlaması için zaman ayırmalıdır. Çocuk konuya karşı ilgi göstermeye başladığı zaman bireysel talimat verilerek çocukla ilgilenmeye başlanmalıdır. Bu ilgilenme yerini yavaş yavaş çocuğun diğer çocuklarla yapacağı etkileşime bırakılmalıdır. Çekingen çocuğun diğer çocuklarla yapacağı etkileşimin sözle olacağı beklenmemelidir. Ancak siz ona talimat vermeli, düzenli konuşmalar yapılmalısınız. (Rolünü beğendin mi, tekrar oynamak ister misin?)
  • Serbest oyun esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir: Serbest oyun çocukların; sosyal becerilerinin, bağımsız çalışma faaliyetlerinin, hayal kurma becerilerinin, kas becerilerinin gelişmesine yardımcı olur. Serbest oyun faaliyetleri: Su, kum masası, bloklar ve resimli kartlarla yapılabilir. Serbest oyun çekingen çocuk için çok değerli bir faaliyettir. Bu faaliyette çocuğun diğer çocukların oyunlarını seyretmesi onlarla etkileşimde bulunması serbesttir. Çocuğu gözlemek çocuğun ilgilerini öğrenmeye yardım eder. Öğrenince çocuğa zevk alabileceğini düşündüğünüz birkaç oyun öğretebilirsiniz. Akranları ile acele ilişki kurması için çocuk sıkıştırılmalıdır. Çocuk arkadaşlarının yanında onlarla açıkça görülen bir ilişki kurmadan benzer faaliyetlerde bulunursa, çocuğun onlarla gerçek bir etkileşim için ilk adımı attığını bilmelisiniz.
  • Beslenme esnasında çekingen çocuk için ne yapılabilir: Yemek çocukların, yiyecekler hakkında genel bilgilerin, konuşma ve dil becerilerinin, işbirliği ve paylaşma becerilerinin gelişmesine yardım eder. Çekingen çocuk bazı hallerde bir grupla yemek yemede rahat olamaya bilir. Yemek yemeyi reddedebilir. Arkadaşlarının yemeği kendilerine uzatması isteklerini duymazdan gelebilirler. Böyle çocuğa belirli zamanlarda yemek verebilirsiniz ama asla yemek yemesi için zorlamamalısınız. Sessizce seyretmesine izin vermelisiniz.
  • Müzik ve resim çalışmasında çekingen çocuk için ne yapılabilir: Müzik, çocuklara dinlenme becerileri, ritim duygusunu, talimatları izleme kabiliyetlerini geliştirme fırsatı verir. Resim faaliyetleri çocuklara görerek öğrenme, ince kaslarını geliştirme fırsatını verir. Bazı küçük çocukların resim ve müzik faaliyetlerine pek yatkınlıkları yoktur. Fakat onları çekici bulurlar. Bu faaliyetleri bir süre izledikten sonra huzursuz bir çocuk kendi isteğiyle faaliyete katılabilir. Bu durumda çocuğun faaliyete katılması için sıkılmadan kibarca teşvik edebilirsiniz, baskıdan sakınılmalıdır.
  • Hikaye saatinde çekingen çocuk için ne yapılabilir: Çekingen bir çocuğun dille arası pek iyi olmadığından okumanın açık olması ve kelimelerin net olarak söylenmesi gerekir. Konu hakkında sorulacak sorularda bu çocuk en sona bırakılmalıdır. Ayrıca sorular evet veya hayır diyecek şekilde sorulmalıdır. Çocuk sorulara cevap verirse hikayeyi dinlerken dikkat etmiş olduğu anlaşılır. Eğer çocuğun dilinde bir bozukluk varsa hikayeyi resimlerle anlatması istenmelidir.
  • Dinlenme zamanında çekingen çocuk için ne yapılabilir: Dinlenme zamanında çocuklar sakinleşir. Dinlenme zamanı çocuğun en çok sevdiği faaliyettir. Çünkü dinlenme zamanı sessiz ve etkileşim olmayan bir zamanındır. Dinlenme zamanında çekingen çocuğun en büyük problemi sürenin biteceği yeni bir faaliyetin başlayacağı korkusudur. Diğer çocuklar uyandırılmadan çekingen çocuk uyandırılmalıdır, pasif etkileşimi olmayan işlere başlatılmalıdır. (Battaniyeleri katlama, resim albümüne bakma vb.) Çocuk, rahatladıkça günün geriye kalan kısmı daha çekici gibi görülür.
  • Çekingen Kişi Kendini inkar eder. Duygularına karşı dürüst değildir. İstediği amaçlara ulaşamaz. Başkalarının kendi adına seçim yapmasına izin verir. Öfke duyar, kaygılıdır.
  • Güvengen Kişi Duygularını tanır. Dürüstçe duygularını ifade eder. İstediği amaca ulaşır. Kendi adına seçim yapar. Kendine güvenlidir.
  • Saldırgan Kişi Başklarını kırarak hiçe sayarak kendini geliştirmeye çalışır. Duygularını tanımaz. İstediği amaçlara başkalarını kırarak ulaşır. Başkaları adına seçim yapar. Kendini haklı ve üstün görür.
 ÇEKİNGEN ÇOCUĞUN GÖSTERDİĞİ TİPİK ÖZELLİKLER
  • Karama Becerileri: Çekingen çocukların çoğu yaşı geldiğinde gerekli becerileri kazanırlar ve el mahareti gerektiren işleri yapmayı öğrenirler. Bu çocukların çekingenlikleri, bilgi ve becerilerini uygulamaya koymalarını zorlaştırmaktadır. Çekingen çocuklarının çoğunun kelimelerle ve yaparak ifade edebildiklerinden daha çoğunu bildiklerini ve daha çok şey yapabileceklerini kabul etmek hatalı değildir. Çekingen çocukların çoğu, birinci derecede başkalarının çalışmalarını güvenli bir mesafeden seyrederek öğrenirler. Onlar genellikle grup faaliyetlerine katılmazlar. Yeni faaliyetlere geçmeleri ve malzeme kullanmaları sınırlıdır. Malzeme kullanmadaki çekingenlikleri kabiliyetsizliklerinden ziyade, korkudan ve kendilerine güvensizliklerinden ileri gelmektedir. Mesela, okul öncesi çekingen çocukların çoğu, bir tek pastel kalem alsalar ve onunla kağıdın köşesini zoraki görülür. Bir işaret yapsalar bile değişik renkleri tanırlar, bilirler. Çoğu kez onlar normal el becerilerine sahiptirler. Ancak, öğretmen ipin sonuna bir düğüm atarak dizdiğiniz boncuklar çıkmasın deyince kadar aynı boncuğu tekrar tekrar ipe geçirirler ve boncukta düşer. Bu çocuklar sevgiyle desteklenirse, kendilerine güven gelip yeni işlerde ustalaşabilirler. Her hangi bir işi yapmayı inatla reddettiklerinde, sizden bu durumu iyilikle karşılamanızı umarlar. Ve bu onları sevindirir. Böyle karşılandıkları takdirde Sizin vereceğiniz destekle bir çok faaliyetleri tekrara yapmayı denerler. Mesela, diğer çocukların yanında onların işe teşvik etmeniz, cesaretlendirmeniz diğer çocuklarla beraber çivileri tahtadaki deliklere takma faaliyetine katılmalarını sağlayabilir. Ama bu çocuklar, parmakları ile resim boyayan diğer çocukları günlerce seyretmiş olmalarına rağmen parmakları ile resim yapmayı reddederler. Gruba katılmaları istenince başlarını saklayabilirler veya hiç bir şey söylemeden geri dönüverirler. Eğer böyle bir çocuğa boyama masasına otur derseniz, itiraz etmeden oturabilir. Ancak ellerini sıkıca masanın altına sokar ve çıkarmaz. Böyle bir çocuk belki yapılanları sessizce seyrederek öğrenebilirler.
  • Hareket Becerileri: Testlerin, çekingen çocukların kaba ve ince hareket gelişimlerinin yaşlarına göre uygun olduğunu göstermesine rağmen bu çocukların çoğu mümkün olduğunca az ve yavaş hareket ederler. Bir kısım çekingen çocuklar ise uzun bir süre hareketsiz otururlar. Veya vücutlarının bazı kısımlarını hareket ettirirken kalan kısımlarını hareketsiz, kımıldatmadan tutarlar. Örneğin, oyuncaklarla oynamak için ellerini kullanabilir ama aynı yerde kımıldamadan otururlar. Vücutlarını kullandıkları zaman, hareketleri yalpalama şeklinde, zayıf ve oldukça sınırlıdır. Koordinasyonları zayıf gibi görünür. Bir çok çekingen çocuk bükülüp bir sandalyeye veya yere kalçası üstüne, sanki kemikleri lastikmiş gibi yığılı verir. Bu çocuklar aynı zaman da kendilerini rahatlatmak için vücutlarını kullanırlar. Parmak emme, saçlarını kıvırma ve sallama gibi davranışlar sergilerler. Bu çocuklara kendi kendilerine güven duygusu kazandırdıkça, çekingenliklerinin üstesinden gelmelerine yardım edilmiş olur ve vücut hareketleri de bir hayli normalleşir.
  • Konuşma Ve Dil Becerileri Bir çok çekingen çocuk dili anlar ve oldukça da iyi konuşur. Ancak bu çocuklar okul öncesinde hiç konuşmaz veya çok seyrek konuşurlar. Onlar hazlarını yüzlerinde ufak bir gülümseme ile, üzüntülerini de hıçkırarak veya hafif sesle ağlayarak belli ederler. Konuşmaları işitilmesi zor fısıltılar gibi bir sesle olur. Sınıfta isteklerini çok yavaş bir sesle ifade ettiklerinden onların bu iletişim girişimleri kaybolur gider. İsteklerine herhangi bir cevap alamadıkları zaman işi tamamen bırakıverirler. Konuşma ve konuşturulma çekingen çocukları çok rahatsız eder görünmektedir. Bir isteğe karşı çoğu kez yüzünü başka yöne çevirerek veya taşlaşmış bir yüzle, yerinde sessizce oturarak reaksiyonda bulunurlar. Diğer çocuklar sizin çekingen çocukla konuya girişiminizi veya gayretinizi görürlerse bu çocukla iletişim kurma girişimlerini devam ettirirler. Aksi takdirde onlarda konuşmayı keserler. Bu çocuklar sinirli ve çekingen davranışlarıyla, yalnızlık, korku izole edilme duygularını anlatırlar. Ama onların diğerlerini dikkatle gözlemeleri ve çekinerek taklit etmeleri diğer çocuklar gibi olma, onlara benzeme his ve arzularının kuvvetli bir işaretidir. Bazen onlar yalvaran bakışları ile veya size sarılarak, gruba katılma ve güvenceye olan ihtiyaçlarını bildirirler.
  • Benlik Kavramı Ve Sosyal Beceriler: Çekingen çocukların çoğu kendileri hakkında olumsuz düşünceye sahiptirler ve onların kabiliyetleri bir çok işi başarıya ulaştıracak güçte değildir. Mesela, Anita boncukları ipe düzerek pek çok takı yapmış olmasına rağmen daima “ben çok aptalım. Bu boncukların hepsini ipe düzebileceğimi zannetmiyorum.”diyerek işe başlar. Çekingen çocuklar kendileri hakkında olumsuz duygular içinde olduklarından, gruptan uzaklaşıp kendi kişisel kabuklarına çekilmekten başka bir şey yapamamaktadırlar. Onlar yanlış bir iş, hareket yapmaktansa hiç bir şey yapmamayı tercih etmekte veya hiçbir iddia ve kesinlik tanımayan faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Onlar herhangi iyi bir şey yapmada, kendi kendilerine güvenmediklerinden, bir faaliyette bulunmaktan ya çekinirler ya da diğerlerini büyük bir dikkatle taklit ederler. Onların rahatsızlıkları çevrelerindeki diğer çocuklardan gelmektedir. Çevredeki çocuklara tepkide bulunmaları, onlarla ilişki kurmamaları bu durumun açık bir delilidir. Mesela, diğer çocuklar onlara oyun oynamayı teklif ettikleri de kaçabilirler, soruları cevaplamayı reddedebilirler veya etraflarında olup bitenleri görmemezlikten gelirler. Ama onları teşvike, övgüye büyük ihtiyaçları vardır. Teşvik onların çalışma azmini kuvvetlendirir, teşebbüslerini devam ettirir veya en azından işi yapar gibi görünmelerini sağlar. Problemle ilgilenmede ve uğraşmada oldukça beceriksiz olduklarından problemli işlerden çekinirler. Onlar oyuncaklarla bir çabaya girmeden onları hareketsiz taşlaşmış heykel gibi sessizce seyrederler. Çekingen çocuklar diğerlerinin varlığından kolay kolay huzur duymazlar. Onlar ancak birbirlerini sallayarak, birbirleriyle alay ederek, sürtünerek rahatlarlar. Bu çocukların bazıları başkalarına karşı gösteremedikleri kızgınlıklarını kendilerine, kendi eşyalarına çevirirler. Bu duygularını da kendilerini yerlere atarak, kağıt ve defterlerini yırtarak, oyuncaklarını parçalayarak veya kendilerini bazı şeylerden mahrum ederek ifade ederler. İstenilen bir işi doğru zamanda ve doğru bir şekilde yapamadıkları duygusu içinde olan çekingen çocuklar, diğer çocuklarla ilişki kurmaz ve oyun oynamazlar. Bu duygu içinde olan çocuk, kendi etrafında kendini koruyan pasiviteye dayanan bir kabuk oluşturur. Bununla beraber ürkek ve duygulu olan çekingen çocuklar etraflarında olup bitenden haberdardırlar. Çekingen çocukların çoğu, diğer çocukların ve yetişkinlerin çok dikkatli izleyicisidirler. Onlar göz ucuyla olup bitenleri gözlerler. Ama kendilerine bakıldığını anlar anlamaz çabucak gözlerini çevirirler. Oyunlarında, diğer çocuklarda gördükleri hareketleri taklit ederek kullanırlar. Bazen sert kuvvetli hareketlerle itiraz ederek, bağırma çağırma hariç, tüm faaliyetleri taklit ederler. Çekingen çocuklar çoğu kez, diğer çocuklarla iyi ilişkiler kurmak, iyi geçinmek için hiçbir çaba sarfetmezler. Bazen diğerleri tarafından oyuna çağrıldıklarında, onlara karşı arkalarını dönerler. Bazen de diğer çocukların varlığını oldukça farkında gibi görünürler ve oyuna alınmak istedikleri zaman onları rahatsız ederler. Bazen de onlara fısıltıyla kötü sözler söyleyip koşup uzaklaşırlar. Bu davranışlar içinde olan çocukların diğer çocuklarla arkadaşlık kurması ve geliştirmesi çok zordur. Çekingen çocukların çoğu, izole edildiklerini ve grup dışı bırakıldıklarını sezerler ve bundan çok korkarlar. Bu çocuklar aynı zamanda önemli kişilerden ayrı tutulmalarından dehşet duyarlar. Bu durum özellikle anaokuluna giden çocuklar için çok geçerlidir. Bu durumda olan bir çocuk, ana-babasına sarılıp ayrılmaya bilir, oturup hıçkırarak ağlayabilir. Böyle bir çocuğun anaokuluna intikabı uzun zaman alabilir. Böyle çocukların size ve diğer çocuklara açılıp yaklaşmaları için onlara ara sıra gülümseyerek, faaliyetlerine ilgi göstermek veya işinde zorluk çektiğini görünce “sana yardım edeyim” diyerek ilgilenmek gibi alacağınız küçük tedbirlerle normalleşmeleri haftalar, hatta aylar alabilir.
  ZEKA GELİŞİMİ

 

ZEKA NEDİR?

Zeka insan beyninin karmaşık bir yeteneğidir. Zihin algılama, bellek düşünme, uslamlama, öğrenme gibi bir çok işlev içerir. Şöyle bir tanımlama yapılabilir: Zeka, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanma, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Buna göre zeki insan, öğrendiğini değerlendiren, yeni durumlara yeni çözümler getirebilen kişidir. Bu ise nesneler, sayılar düşünceler ve olaylar arasında bağlantı kurabilmeyi, oradan da yeni bir sonuca gitmeyi gerektirir. Görüldüğü gibi zeka, zihnin neredeyse bütün işlevlerini kapsayan genel bir güçtür. Ancak duygusal yaşamımız ve iradeye bağlı eylemlerimiz bunun dışında kalır. Öğrenme ile zeka arsında yakın ilişki vardır. En zeki kişi en çabuk öğrenen ve en çok öğrenebilen kişidir. Ne var ki bu iki yetenek arasında salt koşutlukta yoktur. Hayvanlarda öğrenebilir. Ancak öğrenmeleri sınırlı olduğu gibi, öğrendiklerini yeni duruma uygulamaları da yok denecek kadar azdır. Zekanın kapsamına pek çok yetenek girdiğine göre, aynı zeka düzeyindeki kişiler arasında ki yeteneklerin değişik olması doğaldır. Gerçekten kimi insan somut zekalıdır. Yapım, onarım, aygıt gibi alanlarda beceri gösterir. Kimi insan zekası soyut konularda daha işlektir. Sayılar, kavramlar, denklemler, imgelerle düşünmede ustalaşmıştır. Kimi insanda toplumsal ilişkilerde etkinlik gösterir. Ticaret, yönetim ve siyasal alanlarda başarı gösterir. Zekayı oluşturan değişik yetenekler birbirinden bağımsız değildir. Örneğin matematikte çok başarı gösteren bir kimsenin öteki alanlarda da ortanın üstünde başarı göstermesi beklenir. Müzik ve resimde üstün başarıya ulaşan kişilerde de ortalamanın üstünde zeki insanlardır. Bunun tersi doğrudur. Genellikle geri zekalı bir insanda her alanda gerilik görülür.     ZEKAYI BELİRLEYEN ETKENLER Temelde zeka doğa vergisi bir yetenektir. Doğuştan gelir ve büyük ölçüde kalıtımın etkisiyle belirlenir. Zeka yeteneği, genellikle benimsenen görüşe göre, ana ve babadan gelen çok değişik etkenlerin rastlantısal birleşiminden oluşur. Bunu bir benzetmeyle açıklayabiliriz. Kırmızı ve mavi boncuk dolu bir torba düşünelim. Bu torbadan bir avuç dolusu boncuk alırsak, ya kırmızı ya da mavi boncuk sayısı fazla çıkar. Mavi boncuklar zekayı geliştiren, kırmızıyı ise zekayı köstekleyecek etkenler olarak düşünürsek, sonuçta zeka düzeyi mavi boncukların çoğunluğuna bağlı olacaktır. Gerçekten ana babanın döl gözelerinde, gen adı verilen ve kalıtımı belirleyen özellikler, buna benzer rastlantısal bir yolla çocuğa geçerler. Bununla birlikte zekayı belirleyen tek etken kalıtım değildir. Çocuğun döl yatağında uygun beslenmesi, oksijen alımının yolunda gitmesi gerekir. Örneğin güç bir doğum sırasında çocuğun soluğu uzun süre kesilirse beyin gözeleri ölür ve sonuçta zekası etkilenir. Bunu gibi beyin dokusunu doğumdan sonra örseleyen yaralamalar ve beyin yangıları da zeka gizil gücünü düşürebilir. Zeka gelişiminde üçüncü önemli etken, varolan bu cevheri işleme olanağı bulmasıdır. İlk yaşlarda uygun beslenme, ana babanın uyarması, ilgisi zekayı geliştire bileceği gibi, bunu terside olabilir. İlgi ve uyarılmanın Yetersiz olduğu bir evde zeka kolay gelişemez. Bu bakımdan ilk yıllarda, eksik uyarılma ve ilgi yokluğu, sonraki çabalarla tümden yok edilemez. Örneğin yoksul eğitimsiz bir aileden gelen çocuk, sağlam doğsa da zeka gelişmesi yavaş gider. Okul çağına geldiğinde, ya öğrenime hazır değildir ya da yaşıtlarından geri kalmıştır. Böyle öğrenim yarışına çok geriden başlamış bir çocuk, açığını kolay kapatamaz. Genellikle bu açık giderek büyür. Çünkü ilk başarısızlıklar, öğrenme istek ve başarısını söndürür. Normal zeka gücüyle doğmuş iki çocuk alalım. Bunlardan biri uygun bir ortamda eğitilmiş olsun. Bu çocuk zeka gücünü son sınırına kadar geliştirebilir. Çok yetersiz bir eğitim ortamında çocuk ise, varolan yeteneğini de işlemeyecek, künt ya da donuk zeka düzeyinden yukarı çıkamayacaktır. Zekanın gelişmesi ilk yıllarda hızlı, daha sonraki yıllarda yavaştır. Genellikle 15 yaşından 20 yaşına kadar zekanın yavaş geliştiği, sonra durakladığı kabul edilir. “Bu yaştan sonra kişinin zekası gelişmez mi?”sorusu sorulabilir. Bu yaştan sonra gelişen bilgisi, becerisi ve deneyleridir. Kişinin teme zeka gücü kalmakta yaşlanmayla düşüş bile göstermektedir.  ZEKA GELİŞİM BASAMAKLARI Çocuklarda kavramların, uslamlamanın, yargıların kısacası tüm zihinsel yeteneklerin gelişmesinin bilimsel incelenmesini, büyük ölçüde Piaget adındaki İsviçreli ruh bilimcinin gözlem ve araştırmalarına borçluyuz. Piaget iki yaşından önce kavramların belirmediğini, gerçek anlamda uslamlama ve zeka yeteneğinin gelişmediğini söyler. Doğumdan iki yaşına kadar uzayan bu döneme duyusal-devinim dönemi adını verir. Bu dönemde, çocuk duyularını kullanmaya, uyaranlara uygun tepkiler vermeye ve devinimleri yenilenmeye çalışır. Böylece birtakım davranış kalıpları geliştirir. Duyu organlarının, elinin kolunun amaca uygun kullanılışı onun için önemli başarıdır. Çocuk belli devinimleri yenileyerek içine sindirir, özümser. Bir süre sonra, bebek tek tek devinimler arasında uyum sağlamaya çalışır. Örneğin 2-4 aylar arsında ellerini izlemeye başlar, ama bir nesneye uzanamaz. Ancak elleri kendi görüş alanı içindeyse uzanabilir. Bir süre sonra, gördüğünü kavrayıp ağzına götürmeye ve emmeye başlar. Böylece, görmek kavramak, ağzına götürüp emmek gibi karmaşık bir işi başarır. Ancak 5 aydan önce görüş alanından çıkan bir nesneyi aramaz. Örneğin, renkli bir çıngırak, gözü önünde yastığının altına konulsa gözünü dikip oraya bakmaz. Görüş alanından çıkan nesne onu için yoktur. Uzakta tutulan parlak bir oyuncağa, erişebileceği yerdeymiş gibi uzanmak ister. Eline ters verilen bir süt şişesini, çevirip emmeyi düşünemezler. 8. Aydan sonra gözden uzaklaşan, örneğin yastık altına konan bir emziği arar bulur. Ancak emzik oradan alınır başka bir yere konulursa emziği yine yastık altında arar. Nesnelerin kendi başına birer varlık oluşu zihninde süreklilik kazanmamıştır. Çocuk birinci yaştan sonra yine denemelere girişebilecek duruma gelir. Örneğin bir değnek yardımıyla oyuncağı kendine çekmeye çalışır. Bir oyuncağı ilk saklandığı yerde değil, son saklandığı yerde arayıp bulabilir. İki yaşın sonundan başlayarak, çocukta kavramlar gelişmeye başlar. Piaget, 2-7 yaş arasındaki döneme “işlem öncesi dön.” Adını verir. Bu dönemi de iki devreye ayırarak inceliyor. 2-4 yaşlar arsına “kavram öncesi evre “adını veriyor. Bu evrede çocuk nesneleri başka şeylerin simgesi gibi kullanmaya başlar. Örneğin bir değneğe binip at gibi dolaşabilir. Elindeki bebekle canlıymış gibi oynar ve konuşur. Dil hızla gelişir. Simgeler ve uslamlama başlar. Kavram gelişmesi basamak basamak yürür. Çocuğun sayı, zaman, büyüklük, renk, ağırlık kavramları çok ilkeldir. Çocuğun daha görünüşe aldandığı 4-7 yaşlar arasındaki ikinci evreye Piaget “sezgi evresi” diyor. Örneğin iki eşit bardağa su doldurulursa sonra bu bardaklardan biri daha uzun ve ince bir bardağa boşaltılsa ve çocuğa hangisinde daha çok su olduğu sorulsa ince uzun bardağı gösterir. Başka bir örnek bir hamurdan iki eşit top yapılsa, sonra bunlardan birisi çocuğun gözü önünde yoğrulup ince uzun kalem şekline sokulsa ve çocuğa hangisinin daha büyük ve ağır olduğu sorulsa uzun olanı gösterir. 5 yaşından sonra ise iki ayrı biçime giren hamurun eşit olduğunu söyleyebilir. Çocuğun sayıları öğrenmesi de başlangıçta ezber yoluyla olur. Örneğin parmaklarını sayması istenilen çocuk baş parmaktan başlamışsa bu istek yinelenince ancak baş parmaktan başlayarak sayabilir. Serçe parmağından başlaması istenirse “bu bir değil “diyerek baş parmağının “bir” olduğunu söyler. Başka bir deyimle sayı kavramı daha yerine oturmamış. Nesneden ayrı soyut bir nitelik kazanmamıştır. Somut işlemler dönemi adı verilen 7-11 yaşları arasında sayı, uzay, zaman, ağırlık, boyut, hacim kavramları iyice yerleşmeye başlar. Ancak soyut düşünme yetisi daha çok ilkeldir. Özgürlük, onur, ulus, ölüm gibi kavramlar çok iğretici bir biçimde kazanılmıştır. Çoğu kez okulda ezberletildiği gibi, tam anlamadan kullanılır. Bu çağ çocukları bu nedenle deyimleri anlamakta güçlük çeker. Benzetmeleri somut anlamlarıyla benimserler. Örneğin “büyük adam sözünü” iri uzun boylu adam diye anlarlar. “Ağır başlı” sözünü duyunca insanın başının ağır çektiğini sanırlar. Soyut düşünmenin yetersiz kalışı en açık biçimde, ata sözlerini anlamaktaki güçlükten belli olur. Örneğin “damlaya damlaya göl olur” “balık baştan kokar” atasözlerinin gizli anlamını kavrayamazlar. Bunu gibi soyut düşünme ve çift anlamları sezme yeteneği gerektiren fıkraları anlamazlar. Piaget’e gerçek soyut kavramların yerleşmesi ve özümsemesi 11 yaşından sonra olur. Bu yaştan sonra başlayan bu döneme Piaget “biçimsel izlemeler dönemi adını veriyor.  OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN OYUNLARI VE ZEKAYLA İLİŞKİLERİ Okul öncesi dönemde oyunlar daima üzerinde durulan bir konu olmuştur. Oyun çocukların topluma uymalarını kolaylaştıran bir etkinlik olarak düşünülmüştür. Freud’a göre oyun, ruhsal mekanizmanın normal çalışma mekanizmalarından biridir. Gerçek görevi zevk vermek olmasına rağmen; Freud’a göre oyun, yoğun bir izlenimin yeniden yaşanmasıdır. Çocuk onu kendi ölçülerine göre sahneleyerek ondan korunmuş olur. Melaine Klein, küçük çocukların analizinde oyunu, tedaviye yönelik bir psikanaliz aracı olarak kullanır. Ona göre oyun,gerçekleştirilen bir yerleştirmedir. Klein özellikle şizofrenik çocuklar üzerinde durur. Ona göre bu çocuklar, gerçekten oyun oynamazlar, yalnız tek düze eylemleri tekrarlayabilirler. Piage’ye göre oyun, ilk algısal gelişimde önemli bir rol oynar. Piaget oyunu özümleme yoluyla gerçekleşen bir çeşit uyum alarak tanımlar. Piaget zeka uyumu adını verdiği olgu ile oyun arasında da bir ayrım yapmıştır. Çocuğun kendi çabalarıyla yeni bir tepki kazanmasında bir zeka uyumu söz konusudur. Öğrendiği bir süreci değişik şart ve biçimlerde tekrarlayan çocuk eylemini bir oyuna dönüştürmüş olur. Çocuk nesneleri genelleştirir, onların somut yapılarına bağlı kalmaksızın ve nesnel durumu dikkate almaksızın hayallere baş vurur. Sembollerle çocuk bir oyun kurabilmektedir. Piaget’e göre her sembolik oyun hem takliti, hem de hayal kurmayı kapsar. Piaget oyunları zihin yapıları açısından üç aşamaya ayırmaktadır. 1.      Duyu hareket döneminde oyunlar 2.      Temsil ya da kendini kandırmayı kapsayan sembolik oyunlar 3.      Kurallara uygun oynanan oyunlar Piaget, töresel davranışın temelini incelemek amacıyla Çocukların oyunlardaki davranışlarını incelemiştir. Karl Grass, oyunun hayat ilmine hazırlık olduğunu belirtir. Oyun çocuğun bedensel duygusal, sosyal, düşünsel ve ahlaki gelişimine yardım eder. Çocuğun zekasını geliştirir. Karşılaştığı problemleri çözmesine yardım eder. Karar verme ve yaratıcılık yetilerini geliştirir. Duygusal boşalmayı sağlar. İyi alışkanlıklar ve yasal kurallar öğretir. Bu araştırmada, okul öncesi çocuklar hangi tip oyun oynamaktadırlar? Cinsiyetlerine göre hangi oyunu oynarlar? Çocukların zeka ölçekleri sonunda elde ettikleri zeka düzeylerine göre seçtikleri oyunlar nelerdir? Çocukların oyunlarıyla zeka düzeyleri arasında bir ilişki var mıdır? Çocukların cinsiyetlerine göre seçtikleri oyunlarla zeka ilişkisi var mıdır? Sorularına cevap aranmıştır. Bu araştırmada, gözlemler yoluyla çocukların gerçek oyun ilgileri saptanabilir. Zeka ölçekleri ile çocuğun zeka düzeyi ölçülebilir. Sayıltısından hareket edilmiştir. Araştırmada elde edilen veriler anaokulu öğretmenleri tarafından yapılan gözlemler yoluyla elde edilmiştir. Çocukların zeka düzeyleri M.E.B Ankara Rehberlik Ve Araştırma Merkezince saptanmıştır. Oyunlar üç grupta toplanmıştır. Sosyal oyunlar, fiziksel yetiye dayalı oyunlar ve diğer oyunlar. Bu araştırmada 3-5 yaş arasındaki çocukların en çok oynadıkları oyunlar saptanmış, zeka ile ilişkileri bulunmuştur. Ancak çocuklar topluca ele alındığında bazı sonuçlara varmak güç olmuştur. Zeka yaşı arttıkça sosyal oyunlara ilgi artmakta fiziksel yetiye dayalı oyunlara ilgi azalmaktadır. Diğer oyunlara ilgi yok denecek kadar az bulunmuştur. Cinsiyetlere göre oyunların zeka ile ilişkisini saptamada, farklılıklar elde edilmiştir. Sonuç olarak kızların zeka yaşı arttıkça sallanma, top oynama, su, kum oyunlarına ilgi artmaktadır. Erkek çocukların yuvarlanma, tekmeleme, oyuncakları çekme, sürükleme ve koşmaca oyunlarına ilgileri azalmaktadır.  ÖNERİLER
  • 3-5 yaş çocuklarının sosyal oyun ilgileri fazladır. Oyun saatini düzenlerken sosyal oyunlara ağırlık verilmesi bu yaş çocuklarının gelişimlerinin gereğidir. Ayrıca bu oyunların zeka ile ilişkisini saptamada çocukların bu oyunlarda aldıkları rollerin araştırılmasına gereksinme duyulmaktadır.
  • Elde edilen verilere göre, 3-5 yaş arasındaki çocukların en çok oynadıkları oyunlar sırayla koşmaca, yakalama, grupça oynana oyunlar, kaydırma, taşıma, oyuncakları çekme, sürükleme, top oynama, eşli oyunlar, halkada oyun, taklit oyunlar, müzikli oyunlar, atlama, sıçrama, su ve kum oyunu, tahtaravalli, tırmık çekme sürükleme, atma, fırlatma, kayma, sallanma vb oyunlardır. Okul öncesi kurumlarında 3-5 yaş grubundaki çocukların bu oyunları kolayca ve her fırsatta oynamalarına olanak tanınmalıdır.
  • Elde edilen verilere göre 3-5 yaş arasındaki çocukların zeka yaşları yükseldikçe bulmaca tipindeki oyunlara ilgi azalmaktadır. Bu ilgi azlığı çocuklara bu oyunlara ilgilerinin azaldığından mı, yoksa hemen çözüme geçip bu oyunlarda kendini tatmin ettiğinden aynı oyunları oynamaktan sıkıldığı, ya da artık o zeka yaşına ulaşan çocuğa basit geldiğinden midir?
  • Elde edilen verilere göre kızların, zeka düzeyleri yükseldikçe fiziksel yetiye dayalı oyunlarda artma olduğu bulunmuştur. Motor ve zihin gelişimlerinin gereği çocuklar belli bir işte ustalaşırken, bu işi amaç edinerek bütün dikkatlerini bu noktada topladıkları bir kez daha görülmüştür. Buna anaokulu ve okul öncesi eğitim programlarında bu konunun dikkate alınarak motor ve zihin gelişimlerini içeren fiziksel yetiye dayalı oyunlardan, top oynama, denge oyunları, atlama, sıçrama, merdiven tırmanma, yakalama gibi oyunlara yer verilmesi çocukların sağlıklı gelişmesi açısından yararlı olacağı düşünülebilir.
  • Erkek çocuklarında zeka yaşı arttıkça yedi oyun dışında yirmi oyunda ilgi azalmaktadır. Diğer yedi oyunda manidarlık düzeyine yakın değildir. O halde 3-5 yaşındaki erkek çocuklarının zeka yaşı arttıkça hangi oyunlara ya da hangi etkinliğe katıldıkları araştırılması gereken bir konu olarak ortaya çıkmaktadır.
 ZEKA İLE OKUL BAŞARISI ARASINDAKİ İLİŞKİ Okuldaki çalışma daha çok dile dayanmaktadır. Yemek pişirme, iş bilgisi gibi derslerde bile çocuğun doğru kelimeleri ve bunların doğru okunup doğru yazılmasını bilmesi istenir. Bu yüzdende bir çocuğun okul başarısı ile dil zekası arasında sıkı bir bağıntı olduğunu öne sürebiliriz. Aslında okul başarısı ile zeka testi puanları arasındaki korelasyon yüksek değildir. Genellikle 0.40 ile 0.60 arasında değişir. Bazı dersler için bu kat sayı yüksek, Bazı dersler için daha düşüktür. Zeka kat sayısı ile bilim dersleri arasındaki korelasyon yüksek, bu kat sayıyla edebiyat arasındaki bağıntı düşüktür. Ayrıca IQ ile standart akademik başarı testlerinin sonuçları arasındaki bağıntı yüksek bir korelasyon katsayı verirken, IQ ile öğretmenlerden alınan notlar arasındaki bağıntının zayıf olduğu da görülmektedir. Öğretmenlerin verdiği not, kolayca anlaşılacağı üzere, bazı kişisel etmenlerin sonucu olabilir. Dıcardan birini uyguladığı akademik başarı testindeki nesnelliği öğretmende aramak gerekir. Öğretmenler verdikleri notu değiştirebilirlerde. Okul başarısı ile IQ arsındaki tutarlılık niçin beklenildiği gibi yüksek olmuyor? Bu soruya karşılık verirken, ilk belirtilmesi gereken nokta, her iki başarının ölçülmesinde de, yanılabileceği baştan kabul edilen, kul yapısı ölçü araçlarının kullanılmakta olmasıdır. Aynı zeka testinin iki ayrı biçimiyle ölçülse bile, aynı çocuğun zeka puanları arasında bir fark ortaya çıkabiliyor. Sonra, zeka testleri, bir kişinin ne yapabileceğini ortaya koyar. Yoksa onun günlük hayatında ne yaptığını değil; üstelik, ortaya çıkan sonuç belli bir testin uygulandığı ortamda ortaya çıkmıştır. Testler, bir çocuğun okuldaki başarısına yönelttiği çaba, sabır, dürtü ve istekleri ölçmezler. Çocuğun kendine güvenini, kendi yeterliliği konusundaki düşüncelerini ve tutumunun da ölçmezler. Oysa, daha önce belirttiğimiz gibi, bunlar okul başarısını büyük ölçüde etkileyen şeylerdir. Başarı testlerinden, kişinin yalnız yeteneklerini değil, bu yeteneklerini ne yönde ve ne dereceye kadar geliştirmiş olduğunu da ölçmeleri beklenir. Fakat, tıpkı zeka testleri gibi bunlarda, pek çok şeyin kişisel pek çok yeteneğin gözden kaçmasını önleyemiyorlar. Başarı testlerinin sonuçları ile zeka testlerinin sonuçları arasındaki farklılığı doğuran etmenlerden biride, birincinin ölçmeye çalıştığı zihin işlemlerinin, ikincide ölçülen yeteneklerin tamamen kullanılmasının bir sonucu olmayışıdır. Başka bir deyimle, ölçülen iki bileşim arasında, bire bir çakışma yoktur. Örneğin dil öğrenirken kişi, tamamen anlamadan ezberleme yoluyla bir hayli ilerleyebilir. Dil kullanımında zeka öğesini ölçmeye yönelmiş bir test, büyük bir olasılıkla, dilbilgisinden yani mantıktan çok, belleğin içindeki dil yığınına ağırlık verecektir. Tıpkı bunun gibi aritmetik öğreniminde de bellek ve ezbercilik bir süre işe yarayabilir, ancak eninde sonunda, aritmetikteki başarının, miktar ve sayı kavramlarını iyice kavramış olmaya bağlı olduğu anlaşılacaktır. Çeşitli isimleri kapsayan, fakat sayısal işlemlere ağırlık vermeyen bir zeka testinden yararlanarak, çocuğun “ileri aritmetikteki” yeteneğini önceden kestirmek büsbütün imkansızdır. Geometride, çalışkan bir öğrenci kitabın başındaki kolay problemleri ezberleyerek öğrenebilir, fakat eninde sonunda eğer bu bilgi dalını temel tanım ve teoremlerini anlayarak öğrenmediyse güçlüklerle karşılaşacaktır. Bundan dolayıdır ki geometriye, uzaysal ilişkilerin kavranmasına yeteneğin bulunup bulunmadığını ölçmeye çalışan bir testin içinde bu konuyla ilgili sorunların ağırlık kazanması gereklidir. Bu verilen örnekler, zeka testlerinin, başarı testlerini taklit etmesi gerekir, gibi bir anlama çekilmemelidir. Böyle bir yorum, işi biraz abartmak olur. İdeal olarak, bir zeka testi öğrencinin okulda öğrendiklerini değil, temel zihin süreçlerini ölçmeye çalışmalıdır. Zeka ile okul başarısı arasındaki ilişkiyi daha açık bir biçimde kavramak için,belli derslerin hangi psikolojik temellere dayanması gerektiği konusunda bir aydınlığa varmak ve o dersleri bu yeni aydınlığın ışığında yeniden düzenlemek gerekmektedir. Bu alanda örneğin Piage’nin görüşleri gibi bir temelden hareket etmek gayet verimli sonuçlar alınmasına olanak hazırlayabilir. Piaget, çocukların düşünmesindeki gelişimi belli düzeylere ya da dönemlere ayırmıştır. Örneğin bir çocuk sayı fikrini gereği gibi kavramadan, yüze kadar saymayı öğrenebilir. Gene Piaget’in düşüncesine göre, çocuğun belli bir dönemdeki özümleme uygunluk sağlama süreçleri, bundan sonra gelen dönem ya da aşamanın temel taşlarını oluşturur. Genel bir değerlendirme yapacak olursak, son zamanlara gelinceye kadar, eğitim sistemimizin, düşünce süreçlerinin çözümlenmesinden çok, bilimsel geleneklere bağlı kaldığını ve konuları, başlangıç düzeyi ve ileri bilgiler düzeyi olmak üzere ikiye ayırdığını söyleyebiliriz. Öğrenmenin yolunda gitmesi, dolayısıyla okul başarısı bir çok uygun koşulun bir arada bulunmasına bağlıdır. Her şeyden önce, çocukta zeka gelişmesi çocuğun yaşına uygunluk göstermelidir. Genel zeka dağılımında ortalamanın altına düşmemesi gereklidir. Okulda olduğu gibi toplum yaşamında da başarı büyük ölçüde zeka ile orantılıdır. Ancak zeka başarıyı belirleyen tek etken değildir. Bunun yanında başka koşullarda aranır. Örneğin çocuğun duyu organlarında bir bozukluk olmamalıdır. Görme bozuklukları ve ağır işitme öğrenmeyi önemli ölçüde etkiler. Çocuğun zeka yeteneğine dokunmayan, ancak algılamasını bazen kimi beyin sayrılıkları öğrenmeyi yavaşlatabilir. Örneği “özel okuma güçlüğü denen bir sayrılık vardır. Çocuğun kulaktan öğrenmesi yeterli olduğu halde, okumayı sökmesi ve yazması ya çok geri kalır, ya da çok yavaş gelişir. Algılamasındaki bozuk nedeniyle çocuk, simgeleri kavramakta zorluk çeker. Yanlış olarak geri zekalı sanılar. Öğrenme uygun ortamda gerçekleşebilir. Başka bir deyişle çocuk, erken uyarılma ve öğrenme olanağı bulmalıdır. Evdeki uyarı ve ilgi, okuldaki öğretime temeldir. Yoksul çocukların ve özellikle öksüz yuvalarında yetişen çocukların çorak toprakta yetişen bitkiler gibi, bedence ve zekaca güdük kalırlar. Yetenekler ancak uygun ortamda sevgi ile beslenerek açılıp serpilir. Çocuğun öğrenme istek ve çabası ona babaya benzeme eğiliminden hız alır. Başarıda aranacak başka bir etkende çocuğun ruhsal dengesinin yerinde olmasıdır. Çocuk öğrenmeyi köstekleyen bunalımlardan, iç çatışmalardan ve tedirginliklerden uzak durmalıdır. Aile içinde sürekli geçimsizlikler, yoksulluk, ağır hastalıklar, ayrılıklar öğrenmeyi olumsuz olarak etkiler. İçine dönük, sıkılan, korkak, kuruntulu çocuklar yetenekleri ölçüsünde başarı göstermezler. Doğaldır ki sayılan bu uygun koşullar var olduğu sürece zeki çocukların okulda ve toplumda başarıya ulaşma olasılığı çok yüksektir. Çok üstün yetenekli çocukların erişkin çağlara dek izlenmesi, bunların büyük çoğunluğun zekalarına uygun başarı düzeyine ulaştıklarını göstermektedir. Ancak küçük bir bölümünde çeşitli olumsuz etkenler sonucu, yeteneklerinin çok altında işlerde çalıştıkları saptanmıştır.  ZEKANIN ÖLÇÜLMESİ (ZEKA TESTLERİ) Bir tanıma göre zeka, zeka testleri yardımıyla ölçülen şeydir. Zekayı ölçmek için harcanan çabalar pratik ve insancıl düşüncelerden doğmuştur. Bu alandaki ilk çabalar, geri kalmış çocukların gerçek güçlerini ve sınırlılıklarını ortaya koyma amacına yönelmiş bulunuyordu. Tipik bir genel zeka testi,bir toplam puan verecek şekilde, bazı somut işlerin başarılmasına dayalı bir bütündür. Çocuklar için hazırlanmış testler, çeşitli olgunlu düzeyine göre onların yeteneklerini ölçmeye yardım eder. Örneğin çocuktan, çeşitli biçimdeki parçaları bir tablodaki çukurlara yerleştirmesi , kendisine söylenen rakamları tekrarlaması, bazı eşya ve resimlerin adlarını söylemesi istenir. Bebeklikte ve ilk çocuklukta zihin yeteneğinin ölçülmesi için 1933 yılında Bayley’in geliştirdiği bir yöntem vardır. Bu yöntem 1958 yılında, sese karşı tepki, belli bir nesneye uzun süre bakmak, ipin ucuna bağlanmış bir halkayı ele geçirmek gibi çeşitli becerilerinde eklenmesiyle zenginleştirilmiş bulunuyor. Büyük çocuklara uygulanan zeka testleri ise, kelime bilgisi zenginliğini, çeşitli problemleri çözümünü, kısa dönemli ezberleme gücü, öğrenme hızı yazılı bir metni anlama yorumlama yeteneğini ve gözlemli ezberleme gücü, öğrenme hızı, yazılı bir metni anlama ve yorumlama yeteneğini ve gözlemlenen olgulardan tümevarım yada tümdengelim yoluyla sonuçla çıkarma başarısını ölçmeye çalışmaktadır.  STANFORD-BİNET CETVELİ (TEST) Zeka testleri arasında en tanınmışı olup, Binet tarafından ilk uygulanması yapılmış, son olarak 1960 yılında Terman-Merril tarafından geliştirilmiş ve gözden geçirilmiştir. İki yaşından büyüklere uygulanan bu testte, güçlük dereceleri gittikçe artan bir takım test sonuçları vardır. Her soru “geçti” ya da “kaldı” diye değerlendirilir. 2-4 yaş dönemi için her 6 aya 6 soru düşmektedir. Bundan sonraki yaşlar için,14 yaşına kadar, her yıl için 6 soru daha ekleniyor. Bundan sonra ise “ortalama yetişkin” için düzenlenmiş ayrı testler vardır. Sorular, belli bir yaştaki normal çocuğun başarıyla cevaplandırabileceği şekilde hazırlanmıştır. Çocuğun bu cetvel yardımıyla ölçülen yeteneği zihin yaşı adını alıyor. Eğer çocuk, üç yaşın bütün sorularını doğru cevaplandırmışsa ve bu yaştan sonrasına ait soruları başaramamışsa o çocuğun yaşı (zihin yaşı) henüz 3 demektir. Bu yaş sorularını üstünde başardığı diğer sorular için kendisine ek puan verilecektir. 2,3,4 yaş düzeyleri için hazırlanmış her soru bir ayı ifade ediyor. Böylece 3 yaşın bütün sorunlarını, 4 yaşın 12 sorusundan da 4’ünü bilen bir çocuğun zihin yaşı 3 yaş 4 aylık oluyor.  ZEKA BÖLÜMÜ Standford-Binet cetveli uygulandığında, çocuğun ne derecede parlak bir zekaya sahip olduğunu anlamak için, zihin yaşı çocuğun takvim yaşına bölünür, bulunan değer 100 ile çarpılır, çıkan sonuç zeka bölümü adıyla anılır. Bu rakam çocuğun zekasının bir göstergesi olarak ele alınır. Böylece, zihin yaşı, 3 takvim yaşı da 3 olan bir çocuğun IQ’su 100; zihin yaşı 4, takvim yaşı3 olan bir çocuğun IQ’su ise 67 olarak hesaplanabilir. Zeka katsayısı=zeka yaşı: gerçek yaş *100 Dünya Sağlık Örgütünün Önerdiği Zeka Sınıflaması 0-20 derin zeka geriliği, 20-35 ağır zeka geriliği, 35-50 orta dereceli zeka geriliği, 50-70 hafif dereceli zeka geriliği,70-79 sınırda zeka geriliği, 80-89 donuk zekalılık, 90-109 normal zeka, 110-119 parlak zeka, 120-129 üstün zeka, 130 çok üstün zeka.    
» Yorum yok
Şu anda hiç yorum yok.
» Yorumu Gönder
Email (Üyeler adresinizi göremez)
İsim
Başlık
Yorum
 
< Önceki   Sonraki >

rehberlik iletişim aile stres bebek sınav polis hafıza şizofreni kaygı kpss sigara uyuşturucu alkol gençlik özgüven çocuk polislik alkolizm sbs rehberlik 2008 sbs rehberlık polis koleji 2009 öss 2009 kpss çocuğun beslenmesi kpss oturumları polis meslek yüksek okulları pmyo 2010 8 sınıf sbs soruları sbs soru dağılımı 2008 kpss sayısal veriler 2010 7 sınıf sbs soruları çocuk gelişimi askeri liseler sınavı kpss test kapsamları rehberlik etkinlikleri 2010 askeri liseler sınavı başvuru merkezleri pdr servisi 6 sınıf sbs soru ve cevapları 2010 polis koleji başvuru klavuzu ay ay bebek gelişimi ay ay bebek beslenmesi rehber öğretmen pdr ilkeleri 2011 okul diploma harç bedeli okul pdr okul pdr servis formları mesleki rehberlik nedir mesleki rehberlik rehberlik kazanımları 2009 askeri liselere başvurma süresi 2010 sbs tarihleri belli oldu kişisel rehberlik nedir eğitsel rehberlik nedir 6 7 8 sınıf rehberlik planları pdr servisinde bulunması gereken dosyalar psikolojik danışmanlık ve rehberlik 6 ve 7 sınıf sayısal bilgileri 6 sınıf matematik 2010 8 sınıf sbs sonuçları 2010 temmuz memur maaşları zam oranları 2010 pmyo soruları ve cevapları 2010 lys tercih kılavuzu 2010 ygs lys tercih robotu 2009 öss puanların 2010 karşılıkları 2010 lys taban puanlar sbs tercih sonuçları oyp ye göre ilk yerleştirme sonuçları 2011 uzman jandarma okulu giriş sınavı janu 2010 sbs tercih kılavuzu 2010 polis koleji sınav detaylar 2010 als soru ve cevapları 6 sınıf sbs sonuçları 6 sınıf sbs soru ve cevapları 2010 lys sonuçları 6 sınıf seviye belirleme sınavı sbs 2010 soru ve cevaplar 2010 lys 2010 lys soruları ygs lys bölüm alan tablosu ösym 2010 tercih robotu ve kıyaslamaları 2011 jandarma astsubay temel kursu giriş sınavı pdr nedir saç dökülmesi sbs istatistik 7 sınıf konu analizi 3 4 yaş çocuk için örnek menü 5 yaş çocuk için örnek menü sbs konu analizi 2008 6 sınıf sbs soruları 2008 sbs soruları 7 sınıf sbs soruları 2009 sbs başvuru tarihi 2008 askeri liselere sınavı soru ve cevaplar 2009 2010 sınıf rehberlik planları 9 10 11 sınıf rehberlik etkinlikleri 2010 sbs başvuru bilgileri 2009 sbs askeri liseler als başvuru klavuzu etkili ders çalışma yöntemleri ders çalışma 2009 öss duyuru 2008 askeri liseler 2008 7 sınıf sbs soruları polis akademisi polis akademisi eğitim şekli ve süresi 2009 öss tarihi gençliği yetiştirmek toplumsal mesele okul fobisini yenmenin yollarıokul fobisini yenmenin yolları güncel eğitim haberleri çocuklar için yararlı ve zararlı oyunlar kpss tercihleri tarsus ram 2009 askeri liselere başvuru basamakları polis meslek yüksek okulları pmyo iletişim bilgileri psikolojik danışman 2009 sbs tarihleri belli oldu 2009 sbs başvuru tarihleri sınav kaygısı sbs kaygısı ve baş etme yolları 2009 8 sınıf sbs soru ve cevapları 6 sınıf sbs puan hesaplaması 7 sınıf sbs puan hesaplama 2009 polis koleji başvuru klavuzu 2009 öss soru ve cevapları 2009 askeri lise başvuruları 2009 sbs başvuru bilgileri askeri liseler sınavı als 2008 2009 kpss kpss 2008/4 tercih kılavuzu makale 2009 polis koleji 2009 öss deki düzenlemeler 2009 askeri liseler sınavı başvuru merkezleri başvuru klavuzu 2009 pmyo polis meslek yüksekokulu

Powered by RafCloud 2.0.2
Web Stats fiber optik kablo